Popular Post

Özel hastanenin acili SGK’lıdan para alır mı?

By : Murat PINAR

SGK’lı hastaların acil durumda özel hastanelere başvurmaları halinde herhangi bir ücret alınmaması gerekiyor. Bu konuda şikayet hatları bile oluşturulmuş durumda. Ancak düşme sonucu kafasında kanaması olan, beyin kanaması geçirdiğinden şüphelenilen hastalar bile ‘acil’ değil gerekçesiyle binlerce liralık fatura ile karşılaşıyor.

Özel hastanenin acili SGK’lıdan para alır mı
OKURUM sabahın beşinde çalan telefonunu açtığında annesinin banyoda düştüğünü, kafasının kanlar içinde olduğunu öğreniyor. Telefonun ucundakiÖzel hastanenin acili SGK’lıdan para alır mı kardeşiyle Bakırköy’de annesinin evine çok yakın olan özel hastanede buluşuyorlar. Acilden içeriye sokulan hasta acil doktorunun karşısına çıkarılıyor. 80 yaşındaki kadının nasıl düştüğü, kullandığı ilaçlar vs bilgiler veriliyor. Sonrasında doktor beyin kanaması riski olduğunu bu nedenle MR çekmeleri gerektiğini belirtiyor. Kan testleri vs yapılacak uygulamalar ile ilgili de bilgi veriyor.
Hasta, hastaneye sokulduğu anda SGK’lı olduğunu yetkililere aktaran hasta yakını okurum annesi için endişeli ama işin maddi boyutunu umursamıyor a an. Nasıl olsa acil durumda özel hastaneye gitmek zorunda kalan bir SGK’lının masraflarını kurum karşılıyor. Ancak iş gereken tedavinin yapılması sonrasında hastane ile helalleşmeye geldiğinde büyük bir sürprizle karşılaşıyor. Tamı tamına 2 bin 612 lira 35 kuruşluk bir faturanın ‘acilen’ ödenmesi isteniyor.
Hasta yakını bu konuda açıklamalar yapıldığını ve acile gelen SGK’lıdan ücret alınamayacağına belirtmesine rağmen kendisinden fatura kuruşu kuruşuna tahsil ediliyor. Yetkililerin açıklaması çok kısa ama içeriği hayli muamma: O işler öyle olmuyor. Hastanız ne yazık ki 32 maddelik acil kriterlerini taşımıyor
Okurum soruyor: Banyoda düşen, kafasında açık bir şekilde kanaması olan, beyin kanaması geçirdiğinden şüphelenilen bir hastanın durumu acil değildir de nedir?

Ben de aynı soruyu Ankara bürosunda konunun uzmanı muhabir arkadaşım Hacer Boyacıoğlu’na sordum. O da yetkililerle konuştu, son yasal düzenlemeleri araştırdı. Sonucu Hacer’in tabiriyle aktarayım: Ortada büyük bir kaos, belirsizlik, ciddiyetsizlik ve fırsatçılık var.
Ne kamuda bu işin içinde olanlar ne de meslek örgütlerinde yöneticilik yapanların konuyla ilgili somut bir bilgisi yok. Söylemde acil hastayı SGK karşılıyor görünse de özel hastanenin kapısından girmenizle durum değişiveriyor. Bu konuda oluşturulan şikayet hatlarına yapılan binlerce başvuru var. Ancak netice yok. Acil sorunu kanayan bir yara ve gittikçe de büyüyor.
YASA NE DİYOR?
Acil servislere gelen hastalardan ücret politikası, 2012 yılında yapılan Sağlık Uygulama Tebliği ile netleştirildi. 

Buna göre, herhangi bir sağlık kuruluşu, SGK ile sözleşmesi olsun veya olmasın, acil nedenle kendisine gelen hastadan ne katılım payı ne de ilave ücret alamıyor.

Acil hal de; ani gelişen hastalık, kaza, yaralanma ve benzeri durumlarda olayın meydana gelmesini takip eden ilk 24 saat içinde tıbbi müdahale gerektiren durumlar ile, ivedilikle tıbbi müdahale yapılmadığı veya başka bir sağlık kuruluşuna nakli halinde, hayatın ve/veya sağlık bütünlüğünün kaybedilme riskinin doğacağı kabul edilen durumlar olarak nitelendiriliyor. 

HEMŞİRE RENGİM NE?
2012 yılındaki tebliğde önemli bir değişiklik daha yapıldı ve acile gelen hastalara sağlık sıkıntılarına göre, renk verme süreci başlatıldı. Buna göre acile gelen hastalar, kırmızı, sarı ve yeşil olarak kodlandırılıyor ve rahatsızlığının “yeşil alanda” olduğu belirlenen hastalardan katılım payı ve ilave ücret alınabiliyor.
Ayaktan başvuran, genel durumu itibariyle stabil olan ve ayaktan tedavisi sağlanabilecek basit sağlık sorunları bulunan hastalar, “yeşil alan hastası” olarak değerlendiriliyor. Bu kapsama,

* Yüksek risk taşımayan ve hafif derecedeki her türlü ağrı
* Aktif yakınması olmayan düşük riskli hastalık öyküsü
* Genel durumu ve hayati bulguları stabil olan hastada her türlü basit belirti 
* Basit yaralar-küçük sıyrıklar, dikiş gerektirmeyen basit kesiler
* Kronik belirtileri olan ve genel durumu iyi olan davranışsal ve psikolojik bozukluklar giriyor.

Bu düzenlemeler sonrasında uygulama da, şu şekildeki şekillendi: 
Acildeki ilk muayene, acil kapsamında değerlendiriliyor, ancak sonrasında doktor yeşil alan tespiti yaparsa, ücretli bölüme geçiliyor. Bunun için hastaya, geri kalan işlemlerin ücrete tabii olduğuna dair bilgilendirme ve gerekli yazılı belgenin imzalatılması gerekiyor.

Bazı kamu hastanelerinde ise, doktor tedavisi yapılmadan, konuyla ilgili görevlendirilmiş hemşirenin sınıflandırmayı yaptığı görülüyor. 

ÖRNEK: Kahta Devlet Hastanesinin internet sayfasında yer alan bilgi http://www.kahtadh.gov.tr/shared/gidilecek?pageid=316&id=12
(Ayaktan hasta giriş kapısından giren hastalarımız hasta karşılama elemanları tarafından karşılanıp triaja (renklendirme) yönlendirilmektedirler. Triaj hemşiresi tarafından aciliyetine göre renk kodu verilip yönlendirilmektedirler.)

AĞUSTOSTAKİ DEĞİŞİKLİKLER KAFA KARIŞTIRDI
YAKIN zamana kadar bu şekilde devam eden uygulamayla ilgili olarak, geçtiğimiz Ağustos ayında, Sağlık Uygulama Tebliği’nde bir değişiklik yapıldı ve bu değişiklik sonrası uygulamada sıkıntılar görülmeye başlandı. 25 Ağustos 2016’da yapılan ve 5 Eylül 2016’da yürürlüğe giren sağlık uygulama tebliği değişikliyle, “Hastanın acil haller nedeniyle sağlık hizmeti sunucusuna başvurması ve acil halin sona ermesi halinde, acil halin sona erdiğine ve müteakip işlemlerin ilave ücrete tabi olduğuna ilişkin hastaya/hasta yakınına SUT eki “Acil Halin Sona Ermesine İlişkin Bilgilendirme Formu” (EK-1/D) kullanılarak, yazılı bilginin imza karşılığı verilmesi zorunludur.” Cümlesi yürürlükten kaldırıldı. “Hastanın acil haller nedeniyle sağlık hizmeti sunucusuna başvurması halinde bu başvurusuna ilişkin taburcu edilinceye kadar sunulan tüm sağlık hizmetleri için hiç bir ilave ücret alınamaz” cümlesi tebliğe girdi. Karışılık da, bu değişiklik ve açıklamalar sonrasında başladı.

Özel hastaneler ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) yetkililerine, bu değişikliğin kendilerini nasıl etkilediğini sorusunu sorduğumuzda, vatandaşlarla bazı durumlarda karşı karşıya geldiklerini belirtti. OHSAD yetkililerinin verdiği bilgiye göre, Eylül ayında yürürlüğe giren tebliğ değişikliği sonrası, bir muğlaklık söz konusu oldu. Ayaktan gelen hastalarda acil olmadığı tespitini doktorlarının yaptığını ve eğer öyle bir tespit varsa, sonrasında ücretli bölüme geçildiğini, bu konuda SGK’yla da bir sıkıntı olmadığını söyleyen yetkililer; esas karışıklığın ise, acile gelen ve yatarak tedavi olan hastalarda olduğunu söylüyor. Buna ilişkin örnekler de veriyorlar ve şunları anlatıyorlar: “Örneğin bir hasta trafik kazasıyla geldi, acil servise alındı ameliyatı yapıldı, ama sonrasında 4 ay daha hastanede tedavi olacak. Burada fark ücreti alınacak mı, alınmayacak mı; alınmaması özel hastanelerde büyük sıkıntı çıkarır. Veya bir hasta geldi, gerekli ilk müdahale yapıldı, ameliyatı yapıldı, by-pass oldu, ama sonra aylarca hastanede kalması ve tedavi olması gerekecek. Yoğun bakımdan sonraki bölüm için, hiç fark ücreti alınmayacak mı? Tüm tedavilerin ilave ücretsiz yapılması, özel hastanelerde büyük sıkıntı çıkarır. Son tebliğ değişikliğiyle bu bölüm tamamen muamma haline geldi. Bu nedenle karışıklık yapıyoruz”


SAĞLIK BAKANI ALINMAZ DEMİŞTİ
SAĞLIK Bakanı Recep Akdağ da, bu tebliğden hemen sonrasında yaptığı açıklamayla, acil servislerde özel hastanelerin ilave ücret alamayacağını belirtti. Akdağ, TRT haberde yaptığı açıklamada, özel hastanelerden hizmet alımına ilişkin yenilikler hakkında şunları kaydetti: “Biliyorsunuz, Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) özel hastanelerden hizmet alıyor. Acil bir vaka, özel bir hastaneye gittiğinde bundan fark alınmaması gerekir. Sözleşmeler bu şekilde. Şöyle yapılmıştı; aciliyet durumu kalkınca para alınabiliniyordu. Bunun sınırını koymak da çok zor.

Diyelim ki, trafik kazası geçirmiş birisi, ambulansla bir özel hastaneye götürüldü, yoğun bakımda yattı, yoğun bakımdan iki gün sonra çıkınca aciliyeti bitti diye ilave ücret tahakkuk ettirilebiliyordu. Sağolsun, Çalışma Bakanlığımız bu meseleyi çözdü. Burada da önemli bir konu var. Vatandaşlarımızın, gerçekten acil olmayan bir durum için acil servise gitmemesi lazım. Ambulans aldı götürdü, o ayrı mesele. Acil değilse, bu sefer hastanenin de ‘Siz, acil değilsiniz’ deme hakkı var. Hiçbir fark almayacak özel hastane. Dolayısıyla onun da bir takım maliyetleri var. Bu meselenin çözülmesi şu anda çok önemli oldu.”
SGK NE DİYOR?
SGK yetkilileri ise, acilde hastanın durumunun acil olmadığının belirlenmesi halinde ilave ücret ve katılım ücreti alınmasıyla ilgili bir sıkıntı olmadığını söylüyor. Ancak sorun da tam bu noktada başlıyor zaten. Acilin acil olmadığı kararı hangi kriterlere göre veriliyor. SGK yetkililerine, eylül ayındaki değişikliğin ne olduğunu ve uygulamaya nasıl bir farklılık getirdiğini de sorduk. Ancak geri dönüş yapmadılar

UNION ve UNION ALL

By : Murat PINAR
Özet olarak:
  • UNION ALL bütün kayıtları herhangi bir filtreleme yapmadan getirir
  • UNION ise, UNION ALL ile gelen bütün kayıtları bir tablo olarak düşünürsek, bu tablo üzerinde DISTINCT ile bir select alıyormuşuz gibi sonuç getirmektedir.
  • Ayrımı yapmak için ALL ifadesini “ALL = Bütün kayıtlar” olarak aklımızda tutabiliriz belki karıştırmamak adına 
Tag : , ,

Döngüler

By : Murat PINAR
BEGIN
DECLARE DEG VARCHAR(20);
BEGIN
  DEG:=TO_CHAR(SYSDATE,'DAY');

  IF DEG IN('SUNDAY','SATURDAY') THEN
    DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('HAFTA SONU');
  ELSIF DEG='MONDAY' THEN DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('HAFTA BAŞI');
  ELSE DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('HAFTA ICI LYANN');
  END IF;
  END;


 -----------------------
 DECLARE GUN VARCHAR(20);
 BEGIN
      GUN:=TO_CHAR(SYSDATE,'DAY');
 
    CASE GUN WHEN 'SUNDAY' THEN DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('YOKUM');
             WHEN 'SATURDAY' THEN DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('YOKUM2');
             WHEN 'MONDAY' THEN DBMS_OUTPUT.put_line('GEL');
         ELSE DBMS_OUTPUT.put_line('NEY NEY NEY');
     END CASE;
 END;

-----------------------
 DECLARE
SAY NUMBER(2):=1;
BEGIN
  LOOP
    EXIT WHEN SAY>=10;
    DBMS_OUTPUT.put_line('DEGER: '||SAY);
    SAY:=SAY+1;
    END LOOP;
END;
-----------------------
DECLARE
DEG NUMBER(2):=1;
BEGIN
  WHILE DEG<=9 LOOP
   DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('SAYI: '||DEG);
      DEG:=DEG+1;
  END LOOP;
END;
-----------------------
DECLARE
SAY NUMBER(2);
BEGIN
  FOR say IN REVERSE 1..10
    LOOP
      DBMS_OUTPUT.PUT_LINE('RAKAM: '||SAY);
    END LOOP;
 END;
Tag : , ,

KEEP_DENSE_RANK_OVER

By : Murat PINAR
SELECT K.NO,
       K.CINS,
       K.TC,
       K.ISIM,
       K.DYER,
       FLOOR(MONTHS_BETWEEN(SYSDATE, K.DOGUMTARIHI) / 12) AS YAS,
       RANK() OVER(PARTITION BY K.DYER, K.CINS ORDER BY FLOOR(MONTHS_BETWEEN(SYSDATE, K.DOGUMTARIHI) / 12)) AS SAY, //ATLAR
       DENSE_RANK() OVER(PARTITION BY K.DYER, K.CINS ORDER BY FLOOR(MONTHS_BETWEEN(SYSDATE, K.DOGUMTARIHI) / 12)) AS SAY2, //KALDIĞI YERDEN
       MIN(FLOOR(MONTHS_BETWEEN(SYSDATE, K.DOGUMTARIHI) / 12)) KEEP(DENSE_RANK FIRST ORDER BY FLOOR(MONTHS_BETWEEN(SYSDATE, K.DOGUMTARIHI) / 12)) OVER(PARTITION BY K.DYER) AS MIN,
       MAX(FN_YAS(K.DOGUMTARIHI)) KEEP(DENSE_RANK LAST ORDER BY FN_YAS(K.DOGUMTARIHI)) OVER(PARTITION BY K.DYER) AS MAX
  FROM KART K
 WHERE K.DYER = 'MERSİN'
--AND ROWNUM<10 comment-10--="">

Tag : , ,

'Einstein yanıldı'

By : Murat PINAR
Albert Einstein, kara deliklerin gerçek olamayacak kadar abes bir fikir olduğunu düşünürdü. Peki haklı mıydı? Hayır, Einstein yanılmıştı. Kara delikler var, üstelik hayal ettiğimizden daha karmaşıklar.
Michael Finkel
National Geographic Türkiye
Yıldızlar açısından bakıldığında, Güneş sadece ortalama bir kütleye sahip ve yaklaşık beş milyar yıl içinde son hidrojen yakıtını da tüketince, dış katmanları uzaya fırlatılacak; çekirdeği zamanla sıkışıp beyaz cüceye, yani evrende Dünya büyüklüğünde bir kor parçasına dönüşecek. 

Güneş’ten 10 kat büyük bir yıldızın ölümü ise çok daha dramatik bir olay. Böylesi büyük kütleye sahip bir yıldızın dış katmanları, birkaç hafta boyunca, evrendeki en parlak cisimlerden biri olan bir süpernova patlamasıyla uzaya fırlatılır. Çekirdeğiyse, kütle çekim sıkıştırmasıyla, çapı yaklaşık 20 kilometreyi bulan ve kendi çevresinde dönen bir topa, nötron yıldızına dönüşür. Nötron yıldızının küp şeker büyüklüğünde bir parçası, Dünya üzerinde olduğu varsayıldığında, bir milyar ton ağırlık anlamına gelir. Ve nötron yıldızlarının kütle çekim gücü öyle büyüktür ki, üstüne bir parça lokum bırakmanız halinde dahi bir atom bombasınınkine eşdeğer bir enerji ortaya çıkar.

Ancak bu örnek bile, Güneş’in kütlesinin 20 katı büyüklükte bir yıldızın can çekişmesiyle kıyaslanamaz. Evrenin tüm ömrü boyunca, her milisaniyede bir, Hiroşima’ya atılanın benzeri bir bomba patlatsanız dahi, bu, bir dev yıldızın çöküşünün son anlarında ortaya çıkan enerjiyle boy ölçüşemez. Yıldızın çekirdeği içe doğru çöker. Sıcaklık 55 milyar dereceye ulaşır. Kütle çekiminin ezici gücüne hiçbir şey engel olamaz. Everest Dağı’ndan daha büyük demir kütleleri sıkışıp, neredeyse bir anda, birer kum tanesine dönüşür. Atomlar elektron, proton, nötronlarına parçalanır. Bu minicik parçalar kuark, lepton ve gluonlara ayrılır. Her şey giderek daha da ufalır, daha da yoğunlaşır, sonra da...

Sonrasını kimse bilmiyor. Böylesi büyük bir olayı açıklamaya çalışırken, evrenin nasıl işlediğine dair önde gelen iki teori –genel görelilik ve kuantum mekaniği– aynen döne döne düşen bir uçağın göstergelerinin kontrolden çıkması örneğinde olduğu gibi sapıtıyor.


YILDIZ KARA DELİĞE DÖNÜŞÜYOR

Kara deliği evrendeki en karanlık uçurum yapan şey, kara deliğin kütle çekimsel gücünden kaçmak için gereken hız. Dünya’nın kıskacından kurtulabilmek için saniyede yaklaşık 11 kilometre gibi bir hıza ulaşmak gerekiyor. Bu oldukça yüksek bir hız –bir mermiden altı kat daha hızlı. Ve insan yapımı roketler, 1959 yılından bu yana bu kaçış hızına ulaşıyor. Evrensel hız sınırı ise saniyede 299 bin 792 kilometre, yani ışık hızı. Ancak bu hız dahi kara deliğin çekim gücünün üstesinden gelmeye yetmiyor. İşte bu nedenle kara deliğin içinde ne varsa, bu bir ışık huzmesi bile olsa, dışarı çıkamıyor. Öte yandan, aşırı kütle çekiminin çok tuhaf bazı etkileri nedeniyle, kara deliğin içine bakmak da olanaksız. Kara delik, evrenin geri kalanından sürülmüş bir yer. Kara deliğin içi ve dışını ayıran çizgi, olay ufku olarak adlandırılıyor. Olay ufkunu geçen her şey –bir yıldız, bir gezegen ya da bir insan olabilir– sonsuza dek kayboluyor.

Fizik tarihinin hayal gücü en kuvvetli düşünürlerinden biri olan Albert Einstein, kara deliklerin gerçek olduğuna hiçbir zaman inanmadı. Geliştirdiği formüllere göre varlıkları olası olsa da, doğanın böylesi cisimlere izin vermeyeceği görüşündeydi. Kendisine en aykırı gelen şeyse, kütle çekimin elektromanyetik veya nükleer gibi daha büyük güçleri alt edip, devasa bir yıldızın çekirdeğinin evrenden yok olmasına yol açabileceği fikriydi. Üstelik Einstein bu konuda yalnız değildi. Yirminci yüzyılın ilk yarısında, çoğu fizikçi, bir cismin ışığı yutacak kadar yoğunlaşabileceği görüşünü reddetmekteydi.

Ancak yine de bilim insanları, 18. yüzyıl gibi erken sayılabilecek bir tarihten itibaren, kara deliklerin olası olup olmadığı konusu üzerinde düşünüyordu. İngiliz filozof John Michell, 1783 yılında Londra Kraliyet Topluluğu’na verdiği bir raporda bu fikirden söz etmiş, Fransız matematikçi Pierre–Simon Laplace da, 1796 yılında yayımlanan bir kitapta var oldukları görüşünü öne sürmüştü. Ancak o dönemde hiç kimse bu süper yoğun tuhaf şeyleri kara delik olarak adlandırmıyordu. Donmuş yıldız, kara yıldız, çökmüş yıldız ya da –bu konuda pek çok teorik denklemi çözen Alman astronomdan hareketle– Schwarzschild tekilliği olarak anılıyorlardı. “Kara delik” adlandırmasıysa ilk olarak 1967 yılında, Amerikalı fizikçi John Wheeler’ın Columbia Üniversitesi’ndeki (New York) bir konuşmasında kullanılmıştı.

Yaklaşık olarak yine aynı dönemde, büyük oranda da uzaya bakma konusunda yeni yolların icat edilmesi sayesinde, kara deliklere dair görüşlerde radikal bir değişim yaşanıyordu. İnsanlığın doğuşundan başlayarak görünür ışık tayfıyla kısıtlı kalmıştık. Ancak 1960’larda x–ışını ve radyo teleskoplarının kullanımı giderek yaygınlaşmaya başladı. Bu sayılanlar gökbilimcilerin ışığı yıldızlararası tozdan etkilenmeyen dalga boylarında toplamasına ve –aynen bir röntgen filmi gibi– galaksilerin içindeki “kemikler”i görmemize olanak verdi. 

Bilim insanlarının bulduğu şaşırtıcı nokta, çoğu galaksinin merkezinin şişkin bölgesindeki yıldızların, gaz ve tozla tıklım tıklım dolu oluşuydu –ki evrende 100 milyarın üzerinde galaksi bulunuyor. Kendi galaksimiz Samanyolu dahil olmak üzere bakılan neredeyse her galakside, bu kaotik şişkinliğin de tam ortasında öyle ağır, öyle yoğun, kütle çekim gücü öyle güçlü bir cisim var ki, bakış açınız ne olursa olsun, sadece tek bir açıklama mümkün: Bu bir kara delik olmalı.

Ve bu delikler devasa. Örneğin, Samanyolu’nun merkezindeki delik, Güneş’ten 4,3 milyon kat daha ağır. Komşu Andromeda galaksisinde de 100 milyon Güneş’in kütlesine eşdeğer bir kara delik var. Diğer galaksilerde bir milyar Güneş’e, hatta bazılarında da 10 milyar Güneş’e eşdeğer kara delikler olduğu düşünülüyor. (Bu delikler hayata bu kadar büyük olarak başlamamış, hepimiz gibi, onlar da yedikleri her bir öğünle giderek ağırlaşmış.)

Kara delikler, sadece bir nesil içinde, fizikçiler arasında neredeyse alay konusu bir görüş olmaktan çıktı ve geniş bir kitle tarafından kabul gören bir olguya dönüştü; kara delikler gayet yaygındı. Üstelik de evrende büyük olasılıkla trilyonlarcası vardı...

Uğur Yücel’in filmi çalıntı mı?

By : Murat PINAR
Beren Saat ve Uğur Yücel’in oynadığı Benim Dünyam filminin Hint filmi Black’ten çalıntı olduğu söyleniyor.


Black filminin Hintli yönetmeni, “Olmaz böyle şey, filmimi çalmışlar, hırsızlık bu” diye ortalığı yıkıyor.
Reklam filmlerinde, kliplerde, dizilerde, filmlerde, hatta kitap kapaklarında bile çalıntıya çok alışık olduğumuz için, bu tür haberler karşısında haklı olarak “bizimkiler mutlaka yapmıştır bir numara” diye düşünüyoruz...
Resmi olarak hakları alınan bir film bile bu algının kurbanı olabiliyor.
Benim Dünyam filminin Hint filmi Black’in yeniden çevrimi olduğu başından beri söylendi.Ne yapımcı, ne yönetmen, ne Uğur Yücel ne de Beren Saat bunu sakladı.
Sağır sultan duydu bu filmin ‘remake’ olduğunu...
Ne demek remake?Bir filmin yeniden çevrilmesi demek.
Sahneler, diyaloglar, aksesuvarlar, hatta kamera açıları bile birebir aynıdır ‘remake’ filmlerde.
Mesela son olarak 2003 Kore filmi Old Boy’un ‘remake’ini yaptı Hollywood...
Kasım ayında gösterime girecek filmin yönetmeni de Spike Lee...
Fragmanı açın izleyin, orijinal Old Boy’un birebir aynısı.
Şimdi Amerika’da birileri kalkıp da “Old Boy’u çalmışlar” diye yaygara yapsa millet ağzını bırakıp poposuyla güler.Uğur Yücel ve Beren Saat’in oynadığı Benim Dünyam da böyle, Black’in birebir aynısı.
Ortada bir çalıntı ya da hırsızlık yok, Hint filminin yapımcısına başvurulup ‘remake’ hakları alınmış filmin.
Bunu da saklamadılar, başından beri söylüyorlar.
Peki Black’in yönetmeni niye yangın yapıyor o zaman?
Muhtemelen yönetmenin sözcüsünün ya bu olaydan haberi yok ya da bu çıkan haberler palavra...
Türk sinemacılar filmin ‘remake’ olduğunu saklamamayı öğrendiler artık.
Çünkü remake film yapmak ne ayıp ne de hırsızlık...


Mutlu Bir Evlilikte Dikkat Edilmesi Gereken 7 Öneri

By : Murat PINAR
Mutlu Bir Evlilikte Dikkat Edilmesi Gereken 7 Öneri Mutlu bir ilişki ve evliliğiniz olmasını istiyorsanız dikkat! Eşinize karşı sergilediğiniz ve hemen terk etmeniz gereken 7 davranış biçimi.


1.) Ailesini eleştirmek Eşinizin ailesi hakkında belki iyi belki biraz kötü hisleriniz olabilir. Ama siz siz olun, eşinize karşı ailesi hakkında eleştiri yapmaktan kaçının.Hiç kimse, arasında kan bağı olan yakınları hakkında sert sözler duymaktan hoşlanmaz. Dolayısıyla konu bir şekilde onun ailesine geliyorsa, dilinizi tutmanızda yarar var. 

 2.) Ajanlık yapmak Eşinizin nerede olduğunu, ne düşündüğünü ve diğer önemsiz ayrıntıları, Facebook’undan ya da Twitter’ından sürekli takip ederek, kendiniz için iyi bir şey yaptığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Belki bu sayede onun, ilişkinizi ilgilendiren farklı alışkanlıklarından haberdar olabilirsiniz. Ama bu, ilişkinize yarar getirmekten daha çok zarar verebilir.

3.) Toplum içinde kavga etmek Çiftlerin ara sıra tartışmaları doğal bir şeydir. Ancak, bu tartışmanın kavgaya dönüşmesi, sık aralıklarla tekrarlanması ve özellikle başkalarının da olduğu ortamlarda herkesin ilgisini çekebilecek kadar kontrolden çıkması, sizin açınızdan utanç verici olduğu kadar ilişkiyi zedeleyici bir probleme de dönüşebilir. 

 4.) Kendinizi bırakmak Kendinize bakmayı bırakmak, kilonuza ve görünümünüze dikkat etmemek, sadece sizin sağlığınıza zarar vermekle kalmaz, ilişkinizde de karşı tarafa kötü bir mesaj verir. Kendinize bakmayı bıraktığınızda, eşiniz, ona bakmaktan da vazgeçtiğinizi, ilişkinizi önemsemediğinizi düşünecektir. 

 5.) Onu değiştirmeye çalışmak Çoğu kadının düştüğü bir hata bu! Kadınlar sürekli birlikte yaşadıkları erkeği geliştirmek için çabalarlar. Her ne kadar bu, ilişkiyi zora soksa, yeni problemler yaratsa da… Sürekli onu eleştirmek, yanlışlarını göstermek, bazı alışkanlıklarını değiştirmesi için uyarmak, kalp kırıcı olabilir. Bu da erkek açısından ilişkiyi tatsız hale getirir. 

 6.) Problemleri kafanıza takmak Herkes mükemmel bir ilişkiye sahip olduğunu düşünmek ister. İşte bu uğurda didinmek, sürekli ilişkinize ait problemlere kafa yormak, sizi üzer. Ama bu sorunları dile getirmeden, sürekli kendi içinizde onlarla boğuşursanız, kendinizi olduğu kadar eşinizi de incitebilirsiniz. İyi iletişim, mutlu olmanın ve uzun süreli bir ilişkinin köşe taşıdır. 

 7.) Yalan söylemek Birlikte güzel bir gelecek hayali kuruyorsanız, eşinize yalan söylemenin hiçbir gerekçesi olmamalı. Yani ‘beyaz yalanlar’ deyip işin içinden sıyrılmaya kalkmayın!

Göz tembelliğini egzersizle önleyin!

By : Murat PINAR

Bilgisayar ve televizyon karşısında uzun süre kalmak, göz kuruluğu ve göz tembelliğine sebep oluyor.

Uzmanlar, doğru beslenme, bitkisel çözümler ve göz egzersizleriyle bunun önüne geçileceğini belirtiyor.


Bilgisayar veya televizyon karşısında uzun süre kalmak, bir noktaya odaklanarak uzun süre bakmak, yanlış ve yetersiz aydınlatma gibi sebepler, göz kaslarının tembelleşmesine neden olabiliyor. Avrupagöz Grup Küçükçekmece Göz Merkezi Başhekimi Opr. Dr. Hasan Oğuzhan, göz sağlığı için göz egzersizine vakit ayırmayı tavsiye ediyor. Göz tembelliğinin göz tansiyonu (glokom) ve göz kuruluğu gibi hastalıklara neden olduğunu söyleyen Oğuzhan, “Göz egzersizleri yorgun kasları sakinleştirir ve suyun dolaşımını artırır. Bol su tüketimi, gözlerinizi daha sağlıklı ve canlı kılarken düzenli uyku da sağlıklı gözler için önemli. Tüm bunlarla birlikte göz ve göz çevreniz, göz egzersizlerinin düzenli uygulanmasıyla daha sağlıklı ve güçlü bir hale gelecektir.” diyor.

GÖZ ALTI MORLUKLARINA PATATES İYİ GELİYOR

Patates içeriğinde bulunan C ve B vitaminleri, kalsiyum ve potasyumun göz altı morluklarına iyi geldiğini söyleyen Oğuzhan, “Salatalık içeriğinde bulunan A, C, B1 ve B2 vitaminleri de göz şişliklerini gideriyor. Çay ise içeriğinde bulunan tanen maddesiyle kan damarlarını daraltarak göz altında oluşan morluklara ve gözde oluşan yorgunluğa iyi gelir.” tavsiyesinde bulunuyor. Göz kuruluğuna iyi gelen besinlerin başında lahana, karnabaharın geldiğini aktaran Hasan Oğuzhan, kahve içeriğindeki kafeinin de göz kuruluğuna iyi geldiğini kaydediyor. Başhekim Oğuzhan, şu tavsiyelerde bulunuyor: “Göz çevresinde oluşan morluklar ve şişlikler için ödem atıcı özelliği bulunan maydanoz ve kiraz sapının iyi geldiği bilinmektedir. Rezenede bulunan B ve C vitaminleri, potasyum, kalsiyum ve magnezyum da göz kuruluğuna iyi geliyor. Tüm bunların dışında herkes tarafından bilinen ve sıkça kullanılan papatyanın ise sakinleştirici özelliği ve içeriğinde bulunan antioksidan maddelerle yorgun gözleri dinlendirebilirsiniz. Gözlerimizi, makyaj artıklarından ve dış etkenlerden temizlemek için bebek şampuanının haftada 1-2 defa kulak temizleme çubuğuyla kirpik diplerine uygulanması ve daha sonra bol su ile yıkanması çapaklanmanın önüne geçer. Buna rağmen geçmeyen batma şikâyetleri varsa gözyaşı destek tedavisi yapılmalıdır. Yazın güneş gözlüğü de gözleri koruyarak çapaklanmayı önleyecektir. Ancak bu bitkisel çözümlerin doktor önerileri ışığında uygulanması hepsinden önemli.”

Bilgisayar veya televizyon karşısında uzun süre kalmak, bir noktaya odaklanarak uzun süre bakmak, yanlış ve yetersiz aydınlatma gibi sebepler, göz kaslarının tembelleşmesine neden olabiliyor. Avrupagöz Grup Küçükçekmece Göz Merkezi Başhekimi Opr. Dr. Hasan Oğuzhan, göz sağlığı için göz egzersizine vakit ayırmayı tavsiye ediyor. Göz tembelliğinin göz tansiyonu (glokom) ve göz kuruluğu gibi hastalıklara neden olduğunu söyleyen Oğuzhan, “Göz egzersizleri yorgun kasları sakinleştirir ve suyun dolaşımını artırır. Bol su tüketimi, gözlerinizi daha sağlıklı ve canlı kılarken düzenli uyku da sağlıklı gözler için önemli. Tüm bunlarla birlikte göz ve göz çevreniz, göz egzersizlerinin düzenli uygulanmasıyla daha sağlıklı ve güçlü bir hale gelecektir.” diyor.

GÖZ ALTI MORLUKLARINA PATATES İYİ GELİYOR

Patates içeriğinde bulunan C ve B vitaminleri, kalsiyum ve potasyumun göz altı morluklarına iyi geldiğini söyleyen Oğuzhan, “Salatalık içeriğinde bulunan A, C, B1 ve B2 vitaminleri de göz şişliklerini gideriyor. Çay ise içeriğinde bulunan tanen maddesiyle kan damarlarını daraltarak göz altında oluşan morluklara ve gözde oluşan yorgunluğa iyi gelir.” tavsiyesinde bulunuyor. Göz kuruluğuna iyi gelen besinlerin başında lahana, karnabaharın geldiğini aktaran Hasan Oğuzhan, kahve içeriğindeki kafeinin de göz kuruluğuna iyi geldiğini kaydediyor. Başhekim Oğuzhan, şu tavsiyelerde bulunuyor: “Göz çevresinde oluşan morluklar ve şişlikler için ödem atıcı özelliği bulunan maydanoz ve kiraz sapının iyi geldiği bilinmektedir. Rezenede bulunan B ve C vitaminleri, potasyum, kalsiyum ve magnezyum da göz kuruluğuna iyi geliyor. Tüm bunların dışında herkes tarafından bilinen ve sıkça kullanılan papatyanın ise sakinleştirici özelliği ve içeriğinde bulunan antioksidan maddelerle yorgun gözleri dinlendirebilirsiniz. Gözlerimizi, makyaj artıklarından ve dış etkenlerden temizlemek için bebek şampuanının haftada 1-2 defa kulak temizleme çubuğuyla kirpik diplerine uygulanması ve daha sonra bol su ile yıkanması çapaklanmanın önüne geçer. Buna rağmen geçmeyen batma şikâyetleri varsa gözyaşı destek tedavisi yapılmalıdır. Yazın güneş gözlüğü de gözleri koruyarak çapaklanmayı önleyecektir. Ancak bu bitkisel çözümlerin doktor önerileri ışığında uygulanması hepsinden önemli.”

Göz kasları için egzersizler:

Oturarak, ayakta veya yatarak da uygulanabilecek bu hareketleri başlangıçta 5 kez, daha sonra 10 kez uygulayın.

Başınız dik, karşıya bakın ve başınızı hiç kıpırdamadan gözlerinizi aşağıdaki sıra ile hareket ettirin:

Tavana bakın–yere bakın,

Sola bakın–sağa bakın,

Sol üst köşeye bakın–sağ alt köşeye bakın,

Sağ üst köşeye bakın–sol alt köşeye bakın,

Yukarı-sola-aşağı-sağa-yukarı bakarak çember çizin,

Şimdi de aynı çemberi ters yönde çizin: Yukarı-sağa-aşağı-sola-yukarı bakın.

'Mangalda tuvaletten daha çok bakteri var'

By : Murat PINAR
Son yapılan bir araştırmaya göre mangal üzerinde oluşan bakterilerin tuvalet klozetindekinden daha fazla olduğu ortaya çıktı.
 İngiltere’de yapılan yeni bir araştırmada mangal üzerinde oluşan bakteri oranının tuvalet klozeti üzerinde üreyen bakterilere göre 2 kat daha fazla olduğu bildirildi. Hijyen uzmanı Doktor Lisa Ackerley, açık havada yapılan bir mangalın her 100 santimetresinde 1.7 milyon bakteri olduğunu açıkladı. Bu sayı tuvalet klozetiyle karşılaştırıldığında mangalda yüzde 124 daha fazla bakteri oluştuğu ortaya çıktı. Daily Mail'in haberine göre, temiz mangalların da üzerinde üreyen bakteriler, koli basili (e coli), salmonella ve listeriyaya dönüşerek ciddi sağlık sorunları yaratıyor. Bu bakterilerin üzerinde pişirilen yemeklere geçmesi halinde şiddetli kusma ve ishale neden oluyor. Mangal üzerinde oluşan bakteriler, çevresindeki alanın hijyenik olmaması, ızgarada kalan yemek artıkları ya da kuşlar dahil olmak üzere hayvanların dışkısından kaynaklanıyor. Ackerley, İngiltere'de mangal yapanların sadece yüzde 36'sının sık sık mangalını temizlediğine dikkat çekti. Ackerley, koli basili ve salmonella bakterilerinin çocuk ve yaşlılar için çok tehlikeli olduğuna dikkat çekerek, mangal çevresinin dezenfekte edilmesinin ve sık sık el yıkayarak hijyen sağlanabileceğini belirtti.

Etkili konuşmanın 10 yolu

By : Murat PINAR
1. Büyük Hayaller Kurun. Hayatınızdaki en iyi konuşmayı yapmaya çalışın. İzleyicilerin hatırlayacakları bir şey yapın. Dünyayı değiştirecek bir fikir paylaşın.2. Gerçek benliğinizi ortaya koyun. Hayallerinizi paylaşın, rüyalarınız ve aynı zamanda korkularınızı. Başarılar kadar başarısızlıklardan da bahsedin.3. Karmaşık olanı yalınlaştırın. Zekanızla şaşırtmaya çalışmayın. Soyut kavramlarla konuşmayın. Açıklayın. Örnekler verin. Öyküler anlatın. Spesifik olun.4. İnsanların duygularıyla iletişim kurun. Onları güldürün! Ağlatın!5. Egonuzu şişirmeyin. Böbürlenmeyin. İnsanları kaçırmanın en garantili yoludur.6. Sahnede satış yapmayın. Şirketinizden veya organizasyonunuzdan söz etmeyin. Ürün veya hizmetlerinizi pazarlamayı veya maddi destek istemeyin.7.Diğer konuşmacılar hakkında yorum yapmakta, eleştirmekte veya övmekte özgürsünüz. Farklı görüşler enerji verir. Heyecanlı bir destek etkilidir.8.Mümkünse, konuşmanızı notlarınızdan okumayın. Notlarınız olması sorun değil. Eğer dağılmak ve okumak arasında bir tercih yapmanız gerekiyorsa, okuyun.9.Konuşmanızı zamanında bitirin. Bunun aksi, sizden sonra gelenlerin zamanından çalmak olacaktır.10.Prova yapın. Zamanlama, açıklık ve etki için güvendiğiniz bir arkadaşınızın önünde prova yapın.

Piri Reis ve İlk Dünya Haritası

By : Murat PINAR

İnsanoğlu her ne kadar uzay keşfine çıksa da, henüz dünyada izah edemediği, keşfedemediği o kadar çok şey var ki. Bırakın dünyayı, insanoğlu henüz bedenindeki sırları bile tam olarak izah edebilmiş değil.


Bilim adamlarının açıklayamadığı birçok gerçek var. Yaratılış, ölüm, rüya, cin, nazar gibi konuların yanında bundan binlerce yıl öncesine ait bazı nesnelerin üzerindeki esrar perdesi bile hala kaldırılabilmiş değil.Bunlardan biri de Ünlü Türk denizcisi Piri Reis’in haritasıdır.


Bu harita için; "geleceği gören harita" tanımını yapabiliriz. Ünlü Türk denizci Piri Reis'in 1513'te çizdiği harita, Afrika, Amerika ve Güney Kutbu'nun bugünkü halini gerçeğe yakın bir şekilde göstermektedir.
Bu harita, ortaya çıkarıldığı 1929 yılından günümüze bilim dünyasının ilgisini çekmektedir. Öyle ki; haritada Güney Kutbu'na yer verilmişti. Hâlbuki buranın keşfi, haritanın çizilmesinden 3 asır sonra gerçekleşmişti. Dahası, bu harita, kıtanın buz altında kalmış sahil kesimlerini de gösteriyordu. Haritanın çizilmesinden tam 6 bin yıl önce eridiği tespit edilen bu buzulların varlığını Piri Reis nerden biliyordu? Bilimsel gerçeklere göre Reis’in bu haritayı çizmesi mümkün görünmüyordu. Piri Peki nasıl olmuştu da çizebilmişti? Bu konuda birçok teori ortaya atıldı. Hatta Piri Reis’in cinlerden yardım aldığını iddia edenler bile oldu. Sırrı ne idi acaba? Piri Reis nasıl bir gizli ilme sahipti?


Önce Piri Reis’le ilgili kayda geçen bilgileri gözden geçirelim.
Tarihi kaynaklara göre Piri Reis, 1465’te doğdu. Kimine göre doğum yeriKaraman, kimine göre Gelibolu’dur. Bu konuda kesin bir bilgi yok. Ancak kesin olan bir şey var ki Piri Reis’in aile kökeni Karaman’a dayanmaktadır. Türk denizcilik tarihinin ilk ustalarından Karamanlı Kemal Reis'in yeğenidir. Piri Reis önce bu meşhur amcası sayesinde tanınır. Ancak daha sonra Amerika'yı gösteren dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriyeadlı denizcilik kitabıyla şöhreti amcasını geçer ve dünyaca tanınmış bir haritacı ve denizci olur.
En ünlü Osmanlı denizcisi ve kaptanı olarak tarihe geçen Piri Reis’in gerçek ismi Muhiddin’dir.
Piri Reis’in Karaman’dan dünya denizlerine uzanan hikayesi Fatih Sultan Mehmet zamanında başlar. Bu dönemde Karamanoğulları Beyliği Osmanlı İmparatorluğu sınırlarına katılır. Beyliğin ileri gelenleri Fatih Sultan Mehmet'in emriyle İstanbul'a göç ettirilir. Aile İstanbul’dan Gelibolu'ya geçerek oraya yerleşir.

Karaman derelerinde başlayan yolculuk artık Akdeniz’de devam etmektedir. Piri Reis amcası Kemal Reis’in sayesinde gemi ve denizle tanışır. Ondan denizciliği öğrenir. 1481’de amcası ile Akdeniz'de korsanlık yapmaya başlar. 1491’den sonra Sicilya, Sardunya, Korsika adalarına ve Güney Fransa kıyılarına yapılan akınlarda başı çekerler.
1486 tarihinde Endülüs Emevi Devleti’nin son toprakları da Avrupalılar tarafından ele geçirildiğinde İspanya Müslümanları Osmanlı Devleti'nden yardım isterler. Osmanlı Devleti onları gemilerle Granadalı Müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşımakla görevlendirir. 1487 - 1493 yılları arasında Avrupa’nın baskısından kaçan Müslümanları gemilerle Kuzey Afrika’ya taşırlar.
Piri Reis, Akdeniz'de yaptığı bu seyirler sırasında gördüğü yerleri ve başından geçenleri, sürekli not alır. Bu notlarını Kitab-ı Bahriye adı altında toplar. Bu notlar dünya denizciliğinin ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyan bir kitap haline dönüşür.

Piri Reis 1511’de çok sevdiği amcasını kaybeder. Denize küser. Uzun bir süre açık denizlere açılmaz ve Gelibolu'ya yerleşerek burada, 1513 tarihliilk meşhur dünya haritasını çizer.
Piri Reis, Yavuz Sultan Selim’in işareti üzre, 1517'deki Mısır seferi ile tekrar denizlere döner. Çizdiği haritayı da sefer sonrası Yavuz Sultan Selim'e sunar.
Rivayetlere göre, Sultan kendisine hediye edilen bu dünya haritasına bakmış ve 'Dünya ne kadar küçük...' demiştir.
Yine tarihçilere göre Sultan bu haritayı doğu ve batı diye ikiye bölmüş. Vezirlerine bu parçaları göstererek 'Biz bu küçük dünyanın doğu tarafını elimizde tutacağız.' demiştir... Bu haritanın doğu parçası henüz bulunabilmiş değil. Kimi tarihçilere göre Sultan, Hint Okyanusu'nun ve Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için tasarladığı seferde kullanılmak üzere bu parçayı saklamıştır.
Piri Reis Haritası, Amerika kıtasını gösteren en eski haritalardan biri olarak dünyaca ilgi görmüştür. Erich von Daniken bile “Tanrıların Arabaları" adlı kitabında, Piri Reis’in haritasını, görüşlerine kaynak olarak gösterir.Batılı düşünür Charles Hapgood, Piri Reis'in kullandığı haritanın, dünyanın on bin yıl önceki bir dönemine göre çizildiğini öne sürmüştür. Antarktika olarak yorumladığı kara parçasının haritada buzlu görünmemesini ve Sahra çölünde de göllerin görünmesini, binlerce yıl önceki iklim değişikliği ile izah eder.

Mısır seferi sonrası Gelibolu'ya dönen Piri Reis, yazdığı denizcilik notlarını, 1521'de, Kitab-ı Bahriye isimli meşhur kitabında bir araya getirir.
Kitab-ı Bahriye, Akdeniz kıyılarına ait ayrıntılı bir deniz kılavuzudur. Kitap, denizcilere Akdeniz hakkında tafsilatlı bilgi verir. Kıyılar, adalar, geçitler, boğazlar, körfezler, fırtına ve korunma yolları, sığınılacak limanlar, kesin rotalar ve daha bir çok konuda denizcilere rehber olur. Bu eser; Anadolu sahillerinin özelliklerine, asırlar öncesinden adım adım ışık tutan değerli bir coğrafya kitabı olarak bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.
Kitabın suretleri İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda mevcut olduğu gibi, kopyaları Paris ve Londra gibi çeşitli Avrupa kenti kütüphanelerinde sergilenmektedir.
Mısır seferi sonrası yıldızı daha da parlayan Piri Reis, Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki ikinci Mısır seferinde ise büyük bir talihsizlik ile karşı karşıya kalır. 1552'de çıktığı ikinci Mısır seferinin sonunda hapsedilir. Komutasındaki donanmayı emir ve izin dışı, Basra'da bırakıp, ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a dönmekle suçlanır. Halbuki askerlerinin istirahatı, donanmanın bakım ve tamiri gerektiği için böyle bir karar almıştır. Ne hazindir ki; politik hırs ve çatışmalara kurban gider.
1554'te, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa tarafından, hizmette kusur ettiği gerekçesiyle Kahire'de idam edilir. İdam sehpasında, ömrünün çoğunu geçirdiği denize doğru son kez bakar. O sırada yaşı 80’dir.
Geride dünya harikası sayılabilecek iki dünya haritası ve çağdaş denizciliğin ilk önemli yapıtlarından olan Kitab-ı Bahriye isimli değerli eserini bırakır.

Bilim çevrelerince hayret uyandıran eserlerinin sırrı şudur: Piri Reis iyi bir gözlemci ve araştırmacıdır. Gezip gördüklerini not almış, tutsak ettiği İspanyol ve Portekizli denizcilerin bilgilerine başvurmuş, ele geçirdiği tarihi harita ve broşürleri kayda geçmiştir. Bunların arasında Büyük İskender zamanına ait olduğu düşünülen haritalar, Ceneviz kaynaklı haritalar ve Kristof Kolomb’un haritaları da vardır. Kitabı ve haritaları bu birikim gözlemlerinin sonucunda ortaya çıkmıştır.
Bu eserler aynı zamanda titiz bir denizcilik istihbarat çalışmasınınürünüdür.






Tag : ,

Ekmeğimizle böyle oynuyorlar!

By : Murat PINAR
Sofralarımızdan eksik etmediğimiz ana besinler, gıda teröristleri tarafından sağlığımızın en büyük düşmanı haline getiriliyor. ekmekte-sistein Samanyolu Haber Televizyonu’nda Mahir Etyemez’in konuğu olan Gıda ve İhtiyaç Maddelerini Denetleme ve Sertifikalandırma Araştırmaları Derneği Başkanı Hüseyin Kami Büyüközer, yediğimiz besinlerle ilgili çarpıcı açıklamalarda bulundu Un, süt, yoğurt, peynir, ayran, toz şeker, çay, hazır çorbalar ve daha niceleri sağlığımızı tehdit ediyor. Fayda sağlasın diye hem kendimiz yiyip, hem de çocuklarımıza yedirdiğimiz bu besinler, gıda teröristelerinin eklediği zararlı katkı maddeleri sebebiyle, insanı kanser hastalığının pençesine kadar düşürebiliyor. Özellikle hammaddesi insan saçı ve domuz kılı olan “Sistein” adlı katkı maddesinin, hamurun daha rahat işlenmesini sağladığı için başta ekmek olmak üzere birçok unlu gıda da kullanıldığını belirten Büyüközer, Özellikle Çin tarafından üretilip diğer ülkelere ihraç edilen bu maddenin, ülkemizde de birçok gıda maddesinde ilave katkı maddesi olarak kullanıldığına dikkat çekti.


Beynimizdeki Asimetri

By : Murat PINAR

Sağ beyin vücudun sol tarafından, sol beyin de vücudun sağ tarafından gelen dokunma, basınç, ağrı ve benzeri duyuları algılamakla vazifelendirilmiştir. Ayrıca, sağ beyin sol taraftaki kasların, sol beyin ise, sağdaki kasların çalıştırılmasının koordinasyonunda iş görür. Peki, bizler bunun ne kadar farkındayız? Bu çapraz vazife taksiminin bozulması, hangi rahatsızlıklara yol açabilir? 
Meselâ, el becerisi (yazı yazma, yemek yeme gibi) denen ince ve hassas hareketler için toplumun % 95’inde sağ el (sol beyin) kullanılır. Çünkü yaratılıştan asimetrik bir tercihlilik söz konusudur.


Bu tip insanlara, sol beyinde kanama, tümör gibi zedeleyici bir durum oluşursa, el tercihlerini değiştirme imkânı bahşedilmiştir; dolayısıyla, bu insanlar egzersizle sol ellerini kullanır hâle gelebilirler. Bunun tersi de söz konusudur. 
Bir başka çarpıcı örnek de konuşmadır. İnsanların büyük kısmında işitmeye dayalı konuşma alanı (Wernike) ve motor konuşma alanı (Broka) sol beyinde; az bir kısmında ise, sağ beyinde bulunur. Wernike; dokunma, duyma, görme gibi duyu sinyallerini alma, onlardan yorum oluşturma ve ne konuşulacağına karar verme ile ilgili fonksiyonların beyindeki bölgesine karşılık gelir.


Broka ise, Wernike’den gelen bilgilerin alınıp konuşma emirlerinin ses tellerine ve diğer konuşma kaslarına gönderildiği bölgedir. Neticede, insanların büyük bir kısmı konuşmalarını sol beyin üzerinden gerçekleştirmektedir.


Konuşma alanlarının sol beyinde olmasıyla sol beyin baskınlığı arasında bir münasebet olmakla birlikte, bu her zaman geçerli değildir. Bazı insanlarda sol beyin (sağ el) baskın olmakla birlikte, aynı kişilerde konuşma merkezleri sağ beyinde de olabilir. 
Matematik ve bilhassa geometri kabiliyetinin açığa çıkmasında vazifeli zihnî fonksiyonlar umumiyetle sağ beyne yerleştirilmiştir. Meselâ hayal gücüyle alâkalı faaliyetlerde, resimde, mimarîde ve hattâ sportif kabiliyetlerin icrasında sağ beyin daha ağırlıklı iş görür. Sol beyin ise hitabet, yazarlık, şairlik ve güzel konuşma gibi kabiliyetlerde hâkim rol oynar.


Bu yüzden, umumiyetle, sol beyni baskın -sağlak- olanlar güzel konuşma, hitabet, yazı ve şiir gibi konularda; solak olanlar ise geometride, matematikte, resimde ve sportif faaliyetlerde daha başarılıdırlar. Erkeklerde solaklık nispetinin kadınlardan daha fazla olmasının erkeklik hormonu (testosteron) ile bağlantılı olduğunu gösteren araştırmalar vardır.
Hakikatte insan beyni bir sistem mantığıyla (bütüncül olarak) çalışsa da, yerine getirilen görevlerin beyin bölgelerine dağıtılması noktasında asimetrik tercihlilik vardır. Yukarıda anlatılan sol ve sağ beyin kullanımına dayalı el tercihinin dışında göz, kulak ve burun tercihi gibi durumlar da söz konusudur.


Meselâ, her iki gözün belli bir görme alanı vardır. Gözü bir noktaya odakladıktan sonra, o odağın etrafındaki geniş bir alan da görülebilir. En net görülen alan, gözün odaklandığı noktadır. Odak noktasından etrafa doğru gidildikçe görme netliği azalır, hattâ görme alanının dış kısımlarında cisimler renkleriyle değil sadece siyah-beyaz olarak algılanabilirler.


Burada şu soru sorulabilir: Acaba, gazete okurken hangi göz gazetedeki kelimeye odaklanmaktadır? Aslında yazıya gözlerden sadece biri odaklanmaktadır. İşte bu duruma ‘göz tercihi’ denir.


El tercihinde olduğu gibi göz tercihinde de sağlaklık hâkimdir. Ancak göz tercihinde sağlaklık nispeti daha azdır (% 70). Dolayısıyla el tercihiyle göz tercihi arasında bir paralellik vardır, ama bu % 100 değildir; az sayıda insanın el ile göz tercihleri farklıdır.
Kadınlarda sol göz tercihi nispeti daha fazladır; fakat bunun sebebi anlaşılamamıştır. 


Kulak tercihi açısından meseleye bakılırsa, sağ kulağın işitme hassasiyetinin sol kulağa göre daha yüksek olduğu bulunmuştur. Bunun, anne karnında fetüsün pozisyonuna bağlı olarak, sağ kulağın annenin mesanesiyle komşuluğundan kaynaklanabileceği ileri sürülmüştür.


Fetüsün sağ yüzü anne mesanesi tarafından daha fazla basınca maruz bırakıldığından, insanların sağ yüzü sol yüzüne göre daha basık olmaktadır. Dolayısıyla sağ tarafta dış kulaktan iç kulağa kadar olan mesafe daha dar olduğundan, sağ kulakta sola göre az da olsa, bir avantaj olduğu iddia edilmektedir. 
İki burundan aynı anda nefes almakla birlikte, aslında burnun birinde daha fazla hava akımı olmaktadır. İnsanlar gün içinde bazen burnun sağ tarafından bazen de sol tarafından nefes almaktadır; ancak iki burun arasındaki fark az olduğundan, bu durum fazla hissedilmez.


Buna literatürde nasal siklus denir. Sağlak insanlar daha çok sağ burunlarından, solak insanlar da daha çok sol burunlarından nefes alırlar.
Asimetrik tercihlilik ve hastalıklar
Şizofreni; duygu, düşünce ve davranışlara anormal derecede tesir eden kalıcı bir psikiyatrik hastalıktır. Şizofreni, ayrık akıl veya akıl yarıklığı mânâsına gelir (Yunanca’da şizo ayrık veya bölünmüş; frenos akıl demektir). İlk zamanlar şizofreninin baskın beynin aşırı çalışmasıyla ilgili olduğu düşünülmüştür.


Fakat daha sonraları bunun böyle olmadığı, şizofrenliğin baskınlık eksikliği veya gecikmesiyle alâkalı olduğu iddia edilmiştir. Son araştırmalarda, şizofrenlerde hem solaklık hem de sağlaklık nispetinin az olduğu, her iki elin eşit nispette kullanıldığı (ambidexterite) tespit edilmiş, bu yüzden hastalık, bir ‘beyin baskınlığı anormalliği’ (veya sadece bir beynin baskın olamaması durumu) olarak da kabul edilir olmuştur.


Yani bir mânâda, beyin hâkimiyetinin iki beyin arasında paylaşılamaması, aynı işe iki beynin karışması söz konusudur.


Özetle, bir iş için sadece bir beyin (sağ veya sol) veya sadece bir el (sağ veya sol) baskın veya görevli olursa problem olmamakta, ancak bir işi bir bakıma iki beyin de yapmaya kalkarsa, problem ortaya çıkmaktadır (bu noktada, beynin iradesinin olmadığı, insan bedeninde sadece bir sahne veya ekran görevi görmek üzere yaratıldığı, şuur, akıl ve irade gibi yüksek zihin fonksiyonlarının, Yaratıcı’nın Kendi Ruhu’ndan insana üflediği ruhta olduğu unutulmamalıdır). 
Ayrıca toplumda sağ kulak tercihi varken, şizofrenlerde bu azalmakta, hattâ sol kulak tercihi ortaya çıkmaktadır. Ancak bu durumun, hastalığın sebebi mi, yoksa neticesi mi olduğu belirsizdir. Bilindiği üzere, normalde sol beyin (sağ kulak) işitmede daha avantajlıdır ve Wernike ve Broka alanları da sol beyindedir.


Aynı iş için iki yarımkürenin devreye girmek mecburiyetinde kalması problemin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Şizofrenlerde topluma göre sol göz baskınlığı hâkimiyeti de bulunmuştur. Bu da aslında bir beyin baskınlığı anormalliği olarak düşünülmektedir. 
Şizofrenlerde çok enteresan bir durum da el-göz uyumsuzluğudur. Toplumda kişiler aynı taraf el ve gözlerini kullanmaktadırlar. Sağlaklarda sağ, solaklarda da sol göz baskınlığı mevcuttur.


Hâlbuki şizofrenlerde çapraz baskınlık topluma göre daha fazladır. Şizofrenlerde eli sağ, gözü sol veya eli sol, gözü sağ olanların nispeti epeyce yüksektir. Bu durum, şizofrenlerde iki beyin arasında görev dağılımının ve koordinasyonun bozulduğunu gösteren önemli bir delildir. 
Bazı çalışmalarda şizofrenlerde iki beyin arasındaki haberleşmede kullanılan liflerde (korpus kallosum) problem olduğu, bu yüzden iki yarımküre arasında haberleşmenin aksadığı bulunmuştur. Bundan dolayı, bir beyin yaptığı işi karşı beyne haber verememekte, onunla istişare edememekte ve iki beynin aynı iş için çalışması avantaj değil tam tersine bir dezavantaja dönüşmektedir. 
İki beynin aynı anda devreye girmesinin dezavantajının kulak hassasiyetiyle bağlantılı olduğu bulunmuştur. İki kulağa aynı anda ses verilmesi şizofrenlerde ses algılamasını bozduğu, ancak aynı sesin tek kulaktan verilmesiyle ses algılamasının iyileştiği, dolayısıyla şizofrenlerde tek kulağın iki kulaktan daha avantajlı olduğu ileri sürülmüştür.



Şizofreni hastalığında bariz bir cinsiyet farklılığı da gözlenmektedir. Birincisi, kadınlar daha geç yaşlarda şizofren olmaktadırlar. İkincisi, kadınlarda özellikle negatif (kötü) şizofreni belirtileri erkeklere kıyasla çok daha az ortaya çıkar; dolayısıyla kadınlar ağır şizofren hastası olmazlar. Ağır semptomlarla seyreden hastalar umumiyetle erkektir.
Şizofrenideki beyin baskınlığı anormalliği açısından da, kadın erkek farkı ortaya çıkmaktadır. Erkek hastalarda kadınlara kıyasen, el tercihinde kayma daha yüksek, sol göz baskınlığında artma bariz ve el-göz baskınlığındaki uyumsuzluk daha fazladır. 
Çok dikkate değer bir başka durum da doğuştan kör olanların büyük ihtimalle şizofren olmamalarıdır. Bilim adamları, doğuştan körlerde beyinde sinir hücreleri arasında yeni bir organizasyon geliştirildiğini, bunun da şizofreninin ortaya çıkmasına direnç oluşturduğunu iddia etmektedir.


Muhtemelen doğuştan körlerde el-göz uyumsuzluğu olması ihtimali çok az olduğundan şizofreni de pek ortaya çıkmamaktadır. Şizofreniden başka migren, otizm gibi bazı hastalıklarda da el ve göz tercihi farklılıkları bulunmuştur. 
Hulâsa 
İyi tanıdığım bir aile şirketinin sahibi iki kardeş, mağazayı çok güzel idare etmelerine vesile hususun ‘sürekli istişare’ olduğunu söylüyordu.


Kardeşlerin şirketteki vazife dağılımları farklıydı; biri, diğerinin işine karışmıyordu. Kardeşler yaptıkları işten birbirlerini dâima haberdar ediyorlardı. Aynı işe ikisi de kalkışmadığından problem olmuyordu. Aralarında tam bir itimat olduğundan, işleri çok iyi idare ediyorlardı. Herkes onlardan takdirle bahsediyordu.


Aslında bundan daha mükemmel bir vazife taksimi ve istişare sistemi yukarıda anlatıldığı üzere, insan vücudunda mevcuttur. Ancak, bu sistem bozulduğunda hastalıklar ortaya çıkmaktadır.


Bize düşen görev, vücudumuzdaki vazife taksiminden ve istişare sisteminden ilham alarak, günlük hayatımızda buna uygun hareket etmek ve ilâhî birer mevhibe olan bu yanılmaz hakikatleri derinlemesine anlamaya çalışmaktır. 

Kaynak: Sızıntı

Organlarımız toprak altında çürüyor!

By : Murat PINAR
Binlerce kişi organ bekliyor ama çok az sayıda bağış yapılıyor. Türkiye’de yılda 7 bin kişi organ beklerken ölüyor. Örneğin; 2011 yılında İstanbul’da 215 beyin ölümü gerçekleşti, bunların sadece 43’ünün organları bağışlandı. Uzmanlar, bağışlanmayıp toprak altında kalan organların, çok sayıda hayat kurtarabileceğini söylüyor.

Ülkemizde organ bağışında toplumsal bilinci arttırmak amacıyla 3-9 Kasım tarihlerinde 'Organ Bağışı Haftası' kutlanıyor. Ancak tüm çabalara rağmen rakamlar, geldiğimiz noktanın pek de iç açıcı olmadığını gösteriyor. Acıbadem Organ Nakli Merkezi Başkanı Prof. Dr. Alihan Gürkan, durumumuzu bir örnekle şöyle özetliyor: “2010’da ülkemizde 17.663 kişi böbrek nakli bekliyordu, aynı yıl 1032 kişinin beyin ölümü gerçekleşti ama sadece 281 kişinin organları bağışlandı.” Sişli Etfal Eğitim ve Araştırma Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz’un verdiği rakam da benzer nitelikte: “2011 yılında İstanbul Organ Nakli Koordinasyon Merkezi toplam 215 beyin ölümü tespit etti. Bunlardan 43’ünün organları bağışlandı. Yani beyin ölümü gerçekleşenlerin organ bağışlanma oranı sadece yüzde 20’de kaldı.”
Prof. Dr. Alihan Gürkan, “Türkiye’de organ bağış oranı düşük ama bu sorun yalnızca ülkemize ait değil. Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de nakil sayıları istenilen orana ulaşamıyor” tespitinde bulundu. Nakle en çok ihtiyaç duyulan organ böbrek. 2010’da ülkemizde 2548 böbrek nakli yapılırken, bu sayı Eylül 2011’de 2016’ya düşmüş durumda. ''Türkiye'de 65 bin civarında sadece diyaliz hastası var ve yılda yaklaşık 7 bin kişi organ yetmezliğinden, yani organ beklerken ölüyor. Bu kişilerin hayatlarını kaybetmemesi için organa ihtiyaç var'' diye konuşan Beykoz Devlet Hastanesi Başhekimi Op. Dr. Yavuz Baştuğ da özellikle kadavradan organ bağışının yetersiz olduğunu söyledi. BEDEN ÖLÜNCE ORGANLAR TOPRAK OLUYOR “Türkiye'de organların yüzde 75’i canlı donörden ve genellikle hastanın yakınlarından alınıyor, yüzde 25'i de kadavradan elde ediliyor, dünyada ise tam tersi” diyen Baştuğ, organ bağışı çağrısında bulundu. Organların insan bedeni öldükten sonra toprak olduğunu vurgulayan Baştuğ, ''Hepsinin tabii ki nakil olması mümkün değil ama 7 bin kişinin bir kısmının hayatta kalabilmesi için beyin ölümü tespit edilenlerin organlarına ihtiyaç var'' dedi.

BEYİN ÖLÜMÜNÜN GERİ DÖNÜŞÜ YOK Sişli Etfal Hastanesi Organ ve Doku Nakil Koordinatörü Hanife Yavuz’a göre, Türkiye’de organ bağışının yetersiz olmasının en önemli nedenlerinden biri vücut bütünlüğü algısı. “İnsanlar vücut bütünlüğünün bozulmasını, yani organ çıkarım ameliyatını istemiyor” diyen Yavuz, diğer nedenleri şöyle sıraladı: “İnsanlar beyin ölümü kavramını anlamakta güçlük çekiyor. Beyin ölümü gerçekleşmiş olan yakınlarının yaşadığına inananlar var, bitkisel hayatla karıştırıyorlar. Beyin ölümünde vücut tıbben ölmüştür, geriye dönüş yoktur. Oysa bitkisel hayattaki kişileri tıp ölü kabul etmez. Bu kişilerin milyonda bir de olsa yaşama şansı vardır. Biz zaten bu kişilerden organ bağışı istemiyoruz.

‘AKSİNE VASİYET’, ORGAN BAĞIŞINI ENGELLİYOR Oran fazla olmasa da hala dini nedenlerden organ bağışında bulunmayanlar var. Ayrıca sağlığında organ bağışı konusundaki fikirlerini paylaşmamış olanların yakınları, ölen kişi adına karar vermekte güçlük çekiyor ve organ bağışı yapmıyor. Son zamanlarda ise 'aksine vasiyet' nedeniyle organ bağışına ‘hayır’ diyenlerin sayısında da artış görüyoruz. Bir de yanlış inanışlar, bilgiler, şehir efsaneleri, hurafeler ve basında çıkan olumsuz haberler de organ bağışını olumsuz yönde etkileyen nedenler arasında bulunuyor.”

ÖLDÜKTEN SONRA BİR BAŞKASINA YARDIMCI OLMAK İSTİYORUM
Organ bağışı için yapılması gerekense çok basit. Bütün sağlık kuruluşlarında ve il sağlık müdürlüklerinde organ bağış birimleri bulunuyor. Yapılacak tek şey; sadece 5 dakika ayırmak ve bu birimlerden organ bağış kartı almak.

Copyright © Murat PINAR - Modified By - Designed by