FIFA 2010 Dünya Kupası'nda bazı maçlar 3D yayınlanacak


6. takım için atak!
Fenerbahçe ve Galatasaray'ın gruplarını lider tamamlayarak bir üst tura çıkmaları 2011-2012 sezonunda Avrupa'da 6 takımla temsil edilme ihtimalimizi güçlendirdi.Avrupa Ligi’nde 8 galibiyet ve 3 beraberlikle 14 kulüp puanı toplayan G.Saray’la 6 galibiyet ve 2 beraberlikle 11 puan elde eden F.Bahçe, Türkiye’nin bu yılki ülke puanını toplamda 34’e yükselttiler. Avrupa’da 5 takımla temsil edildiğimiz için de Türkiye’nin katsayısı şu anda 6,800 olarak oluştu. Halen 2009-2010 sezonunun en iyi sekizinci ülke performansını gösteren Türkiye, genel sıralamada da 33,650 puanla 11’inci durumda. Ancak 9’uncu Hollanda (34,713) ve 10’uncu Portekiz’le (33,962) farkı çok azalttığımız için önümüzdeki turlarda 9’uncu sıraya çıkmamız mümkün. Özellikle de 6’ncı maç günü sonunda Beşiktaş grubunu üçüncü sırada tamamlar, Heerenveen, Twente, AZ Alkmaar ve Nacional veda ederlerse, işimiz bir derece kolaylaşacak.
Türkiye sezonu Hollanda ve Portekiz’in üstünde 9’uncu sırada tamamlarsa 2011-2012 sezonunda Ş.Ligi gruplarına 1, elemelerine 1, Avrupa Ligi elemelerine de 4 takım gönderecek.
Universal Blu-ray/DVD kombo disk formatını duyurmaya hazırlanıyor
Dünya sinema endüstrisinin önde gelen stüdyolarından Universal, çift formatlı yeni diskini duyurmaya hazırlanıyor. Hatırlanacağı üzere Blu-ray - HD-DVD savaşının yaşandığı dönemde çift formatlı melez diskler gündeme gelmiş ancak stüdyonların ilgi göstermemsi nedeniyle pekte popüler olamamışlardı.Universal Studios Home Entertainment ise yaptığı açıklamasında filmleri bir yüzü DVD diğer yüzü ise Blu-ray olan çift katmanlı yeni disk formatında sunacağını açıkladı. Hem Blu-ray hem de DVD sürücülerde çalışabilen yeni disk formatı mevcut DVD kullanıcılarını koruduğu gibi geleceğe dönük kullanım olanağı da tanıyacak.Sahip olduğu avantajların yanında yeni disk formatı için endişe duyulan nokta ise maliyetler zira şu an için herhangi bir fiyat açıklaması yapılmasa da maliyetlerin herhangi bir Blu-ray filmden daha ucuz olması beklenmiyor. Yeni disk formatı 19 Ocak'ta Bourne Identity serisi ile birlikte endüstrinin beğenisine sunulacak
Google'dan DNS hizmeti
Google Public DNS ücretsiz herkese açık, kullandığınız DNS hizmeti sağlayacısına alternatif olarak kullanabileceğiniz bir Alan Adı Sistemi çözme hizmetidir.Denemek için:Ağ bağdaştırıcısı TCP/IP ayarlarında DNS sunucusu olarak 8.8.8.8 ve 8.8.4.4 girin.Bu IP adreslerini kullandığınızda bilgisayarınızda Internet bağlantısı gerçekleştiren programlar Google'ın isim çözücü sunucularını kullanır.DNS nedir?DNS protokolü internet altyapısında önemli bir parçadır, Internet'in telefon defteri gibi çalışır: Bir web sitesini ziyaret etmeye kalktığınızda bilgisayarınız DNS sorgusu yapar. Bazı karmaşık sayfalar yüklenirken birden fazla DNS sorgusu gerektirebilir, bu yüzden bilgisayarınız bir günde yüzlerce DNS sorgusu yapıyor olabilir.Neden Google DNS denemeliyim?Web gezintinizi hızlandırırGüvenliğinizi artırırİstediğiniz sonuçlara hiçbir yönlendirme olmadan erişirsiniz

Bakış Açısı: "Önce Müslüman Halka Din Hürriyeti Ver, Ondan Sonra Misyonerlere ve Kil..."
GEÇENLERDE, Diyanet"ten sorumlu devlet bakanı "Ülkemizde elbette kilise açılacak, yeni kiliseler yapılacak, eskileri restore edilecek, misyonerler faaliyette bulunacaktır" mealinde talihsiz bir beyanda bulundu.Türkiye"nin Müslüman halkına İngiltere"de ve laik Fransa"da olduğu gibi tam, gerçek ve geniş bir din hürriyeti verilmedikçe- misyonerlere aşırı hürriyet tanınması son derece yanlıştır.Önce kendi halkına din, inanç, inandığı gibi yaşamak, devlet dışında dinî eğitim vermek, teşkilatlanmak, dinî dernek kurmak, tasavvuf/tarikat faaliyetleri yapmak haklarını ve hürriyetlerini ver, ondan sonra konuş.Müslümanların elleri kolları bağlı, misyonerler dolu dizgin at koşturuyor.Müslümanlar bir yerde toplanıp serbestçe zikrullah yapamıyor, misyonerlere ise karışan görüşen yok.Müslümanların kendi dinlerini yaymak için "İslâm İrşad, Tebliğ ve Davet teşkilatı" kurmaları yasak; Misyonerler ülke sathında sere serpe cirit atıyor... Böyle adaletsizlik, böyle eşitsizlik, böyle zulüm, böyle haksızlık, böyle tek taraflılık olur mu?Bir de Alevi kardeşlerimize geniş bir din ve inanç hürriyeti verilmesi meselesi var. Bu konu çok netameli, çok mayınlı olduğu için fazla konuşmayacağım. Ülkemizdeki Alevîlerin baskı altında olduğu, onlara yeterli miktarda din ve inanç hürriyeti sağlanmadığı iddia ediliyor. Bu iddia doğrudur, haklıdır. Lakin, bu hürriyetsizlik sadece Alevîler için değildir. Çoğunluktaki Sünnîlerin de din, inanç, vicdan hürriyetleri son derece kısıtlıdır. Bir meseleyi ele alırken bütünüyle ele almak gerekir.Son on gün içinde İstanbul civarındaki bir camide yatsı namazından sonra dinî sohbet dinleyen 100 kadar vatandaş kolluk kuvvetleri tarafından yakalanmış, arabalara doldurularak merkeze götürülmüş ve sabaha kadar sorgulanmıştır. Hattâ, tuvalete gitmek isteyenler silahlı kolluk mensupları tarafından getirilip götürülmüştür.Camiden adam toplamak, sabaha kadar sorgulamak... Bu bir insan hakları ihlali değil midir? Kimlere karşı yapılıyor? Çoğunluktaki Sünnî Müslümanlara karşı...O halde, ülkemizdeki din ve inanç hürriyeti bir bütün olarak ele alınacak ve hem Sünnîleri, hem Alevîleri memnun edecek sonuçlara genişliklere gidilecektir. Ancak bundan sonra misyonerlere de hürriyet sağlanabilir.Bazı Sünnî politikacılar Alevîlerin bir tür tekke veya dergah olan cemevleri açmalarına sıcak bakıyor. Peki, Alevîlere bu hürriyet verilirken Sünnî Müslümanlara tekke, dergâh, zaviye açmak izni verilmeyecek midir? Verilmezse, bu bir zulüm olmaz mı? Bir eşitsizlik olmaz mı?Alevîye hürriyet veriyorsun, Sünnîye de vereceksin.Siyasî iktidar her meseleye oy devşirme açısından bakıyor, Alevîlerin oylarını almak için neler yapmalı? Kürtlerin oylarını almak için neler yapmalı?..Sünnîlerin oyları ne olacak? Onlar zaten çantada keklik... Ya öyle mi?Sünnî Müslümanların istedikleri bazı haklar ve hürriyetler nelerdir?- Devletten bağımsız (en azından üniversiteler gibi özerk) dinî cemaat teşkilatı.- Bu teşkilatın başına, cemaat temsilcileri tarafından seçimle getirilen bağımsız ve ehliyetli bir Şeyhülislam,- Laik(ne kadar laikse) rejimin karışmayacağı dinî eğitim.- Örtülü kız öğrencilerin üniversitelerde serbestçe ve korkusuzca okuma hakkı.- Dindar kadınların başörtüsüyle memurluk, doktorluk, akademisyenlik, avukatlık yapma hakkı.- Başta Mısır"daki Ezher üniversitesi olmak üzere İslâmî yüksek tahsil müesseselerinden alınan diplomaların devletimiz tarafından geçerli sayılması.Sünnî Müslümanlara bu haklar ve hürriyetler verilmediği müddetçe sayıca azınlıktaki bazı gruplara geniş hürriyet verilmesi adalete ve eşitliğe aykırı olur.İktidar daha fazla oy almak için satranç oynuyor ama bu kafa ve siyasetle satrancı kazanması mümkün değildir.Türkiye"nin dinî yapısında ve din işlerinde şöyle bir tablo vardır:Devlet, Diyanet"i sıkı bir şekilde kontrol ediyor, ona baskı yapıyor.Devletin üzerinde Derin devlet heyulası vardır, o da devlete baskı yapıyor, Diyanet"e baskı yaptırıyor.Cami hizmetleri yetersizdir. Çok iyi ve yüksek bir şekilde yetiştirilmiş ve çağın icaplarını bilen vasıflı din hizmetlileri yoktur. İstisnalar kuralı bozmaz. Bu yüzden Müslümanlar hem Din"in, hem de Çağ"ın gerisinde kalmışlardır.Bütün demokrat ve medenî dünyada tasavvuf ve tarikat faaliyetleri serbest de Türkiye"de niçin değil?Malum zihniyet hemen bağıracaktır: "Atatürk, İslâm tarikatlarını kapatmış, yasak kılmıştır, kesinlikle açılamazlar..."Ya öyle mi?... Atatürk Mason localarını da kapatmıştı. Onun ölümünden sonra "Mason Localarının kapatılması devrim (veya inkılabı)" ayaklar altına alındı ve localara tekrar hürriyet verildi. Aynı şey niçin tarikatlar için yapılmayacakmış?..Norveç"te yaşayan bir grup Müslüman bir Nakşî veya Kadirî tekkesi açmak isteseler, onlara bu hürriyet veriliyor mu? Elbette veriliyor. Çünkü, dernek kurma hakkı insanların evrensel hak ve hürriyetlerindendir. Gereken bilgileri resmî makamlara verir ve derneklerini veya tekkelerini açarlar. Âdil kanunlara göre suç sayılan bir şey yapmadıkları müddetçe onlara karışılmaz, Türkiye"de de böyle tam bir hürriyet olmalıdır.Ezan-ı Muhammedi okunması bir ara yasaklanmıştı. "Tanrı uludur..." şeklinde bir tercüme okunuyordu. 1950"de Ezan üzerindeki yasak kaldırıldı. Birtakım inkılaplar bizzat Atatürkçüler tarafından kaldırılmış, ilga edilmiştir.Mason localarının yeniden açılması...Arapça gerçek Ezan yasağının kaldırılması...Bütün erkeklerin şapka giymesi mecburî idi. Zamanımızda fötr veya melon şapka giyen kaldı mı? Demek ki, şapka inkılabı da artık geçerli değil, tarihe karışmış.Şapka giyilmesiyle ilgili kanuna göre herkesin başına şapka geçirmesi şarttır, mecburîdir. Zamanımızda en koyu Atatürkçüler bile bu konuda suç işliyor...İleride tekrar yazmak üzere konuyu burada noktalıyorum. Sadece özet olarak üç cümle olarak iri harflerle yazacağım:Madde 1: Çoğunluğu teşkil eden Müslüman halka tam ve geniş bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak, dinî teşkilat kurmak hürriyeti vermeden misyonerlere geniş ve engin bir hürriyet sağlamak, yeni kiliseler inşa etmek, eskileri restore ettirmek haksızlıktır, zulümdür, eşitlik prensibine ve millî menfaatlerimize aykırıdır.Madde 2: Alevî vatandaşlarımıza Alevî tekkesi açmak hürriyeti verilirse, Sünnî Müslümanlara da tasavvuf tarikatı açma hakkı verilmesi gerekir.Madde 3: Başta İngiltere olmak üzere medenî Batı Avrupa ülkelerinde ne kadar din hürriyeti varsa, bizde de o kadar din hürriyeti olmalıdır.
Cüret...
İlkokul önlüklerinin siyah olduğu yıllar…
Resmi bir bayram öncesi…
Boynumda kirlenmiş, kaşındıran yakalık…
Belki 23 Nisan… Belki 29 Ekim…
Kim şiir okumak ister dedi İbrahim öğretmen…
Ben diye cüret ettim, dimdik duran işaret parmağımla…
Oysa hiç şiir okumamıştım…
Kimse el kaldırmadı…
Çocuk gözler üzerimde ‘deli misin sen’ der gibi…
Umursamadım…
Seçilen öğrenciler, öğretmenler odasında toplanmış, öğretmenler tarafından teste tabi tutuluyor…
Çalıştık…
Bayram geldi…
Sırası gelen okuyor, çocuk boyundan uzun; okuyanın da, dinleyenin de anlamadığı cümleler bitmiyor…
Ellerim ter içinde…
Gözüm sürekli ezbere okuyacağım şiirin yer aldığı, terden ıslanmış çizgili dosya kağıdında…
Bir prova… Bir prova daha…
Gözlerimi kapayıp hızlıca içimden okuyorum…
Sorun yok…
Adım anons ediliyor…
Şiire başlamadan annemi, babamı görüyorum…
Okuyorum…
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
Düzelir gibi oluyor… Ama devletin kablosu arıza veriyor sürekli…
Sanki ben öttürüyormuşum gibi suçlu hissediyorum kendimi…
Şiir bitiyor…
Alkış başlıyor…
Kalbim, terli ellerimde sanki…
Şiirle savaşmış bir asker yorgunluğu…
Ve her resmi bayramda, aynı durumu hevesle yaşadım ben…
***
Neyi hevesle yapmaya cüret etsem, heyecan cephesinden yeni gelmiş bu halimi hatırlarım…
Sevgiliyle ilk gün mesela…
İlk elini tutma planları…
Bitmeyen iç hesaplar…
- Saçmalama oğlum, öyle pat diye yolda giderken tutulur mu?
- En iyisi, yan yana yürürken eller birbirine değecek kadar yaklaşayım… Değince tutarım…
- Sinema karanlığında mı tutsam?..
Günlerce düşündüğümü bilirim…
Tutamadığım elleri bilirim çok düşünmekten, zaten el olmuşlardır bana bir müddet sonra…
Radyocu olmaya cüret ettiğimde de böyleydi…
Senin işin değil, saçmalama dediler…
Sigortası, yolu, yemeği, ikramiyesi olan işleri yap dediler…
Ama sadece dediler…
Dinlemedim…
1999 yılı, nihayet radyodayım…
Uzun bir staj dönemi…
Sadece yemeği olan bir işim var…
Yaşasın!
Harçlıklarla radyoya gidilen bir dönem…
Aslında iki vasıtayla gitmem gereken yolu, iktisatlı davranıp tek vasıtaya düşürmek için yürüdüğüm uzun yollar…
Yolda aralıksız düşünmeler:
“Radyoculukta yapılmayan ne varsa yapacağım bir gün”…
"Radyoyu sokağa, sokağı radyoya taşıyacağım"...
Geceden sabaha cd değiştirdim…
Bir gün, hadi konuş sıra sende dediler…
Annem, babam radyo başında…
Çalışma arkadaşlarım stüdyo dışında…
Ellerim ter içinde...
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon açık…
Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
İlk kelimelerim cümle olup çıkıyor düğümlenmiş boğazımdan…
Şarkı giriyor sonra…
Gol sonrası futbolcu sevinci gibi halimiz, takım arkadaşlarım bana sarılıyor…
***
Dergiden yazma teklifi aldığımda şaşkındım…
Bir-iki defa yazarsın, zor iş her zaman yazacak konu bulmak dedi heveskıran birkaç kişi…
Önemsemedim…
Yaşamadan bilemezdim…
Rüyalarımda yazılar görüyordum…
Yatak ucunda kurşun kalem ve not defteri…
Yazdım…
Haftalarca… Aylarca… Yıllarca…
Ben daha yazacaktım…
Ve fakat dergi kapandı…
Gazetede devam ettim yazmaya...
***
Kitap yazabilir miyim acaba diye heveslendim yine…
Yazmaya cüret etmiştim bir kere…
Kendin mi alacaksın kitabı diyen “umuda kurşun sıkan” heves katilleri silahlarını doğrulttu yine…
Artık tanıyordum onları…
İlk kitabımı yazdım…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü yeniydim bu işte…
Evet ama 10.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…
Yaşasın!..
Vazgeçmedim…
Çocukluğumdan beri, etrafımda hep aynı şekilde olup bitenler “Türkleri Anlama Kılavuzu” olur muydu?
Rüyamda, kırmızı beyaz çay tabağında duran, dibinde biraz çay kalmış bardak, bardağın üzerinde ters duran çay kaşığı gördüm… İşte kitabın kapağı bu olmalıydı...
Kafasına elma düşmüş Newton’a döndüm…
Uyandım telaşla, kitabın taslağını çıkardım sabaha kadar…
Bu kitap çok okunacaktı…
Kitap korsanlar hariç 400.000 okura ulaştı… En çok okunanlar arasındaydım…
Televizyon programlarına davetler, röportajlar, yazar yerine koyulmalar…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü çok satmıştı kitabım…
Evet ama 400.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…
Yaşasın!..
Çok okunursan iyi yazarsın…
Asla!!!
Onuncu kitabımı yazıyorum…
Taslağını hazırladığım beş kitap daha bekliyor…
Ve seviyorum yazma işinin çırağı olmayı da…
Yazdıkça büyüyorum…
***
Tek kişilik gösteri teklifi aldığımda, en büyük 'acaba' bana aitti…
Bu nasıl bir cüretti?
Bu işin ustalarının yanında çırak olmak bile keyifti…
Oyunu yazdım…
Birden ilk provada buldum kendimi…
Sonra ikincisinde… Üç… Dört… Beeeeeş…
Dört ay sürdü…
Ustalar geldi… "De hadi, çık artık" dediler…
Sen sadece radyoda kal, ne gösterisi diyen de oldu…
“Nasıl eline yüzüne bulaştırdığını görmek için ilk gösterine geliyorum” mesajını yazan da…
Ciddiye almadım…
Ankara’dayım…
İlk gösteri…
Kulis çiçeklerle dolu…
“Efendim viski mi içersiniz, ne hazırlayalım” dendiğinde, mahcup bir şekilde “Su… Sadece su…” dediğimi hatırlarım…
Bilgi geliyor dışarıdan… Tüm biletler tükenmiş… Sandalyelere bilet kesiliyormuş artık…
Daha da heyecanlanıyorum…
Olacak mı acaba?
Işıklar söndü… Çıkışıma saniyeler var…
Çömeldim öylece yere…
Ellerim ter içinde…
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Alkış, kıyamet… Sahnedeyim…
Üzerime üzerime gülüyor seyirciler…
Müthiş bir keyif…
O zaman anlıyorum neden sahnede ölmek istediklerini üstatların…
Ayakta alkışlanarak gönderiliyorum…
İl il dolaştık...
35 gösteri olmuş…
Yine Ankara’daydım…
Her gösteri sonrası yine aynı sıcaklık…
Bir teyzemiz börek yapıp getirmiş kulise, diğeri gelirken muzlu süt almış, ayranlı çorbayı dönüş yolunda içerim diye getiren de var, kazak ören de, evde yaparsın deyip köy tarhanası veren de… Daha neler neler…
Ben çırağım ama…
Dinleyici, seyirci ve okurlar ustası olmuş halden anlamanın…
Teşekkür ederim…
Heveslerime ortak olan herkese…
Yüreklendiren tüm temiz kalplere…
Yaptığım her işte heyecanımı paylaşanlara…
İzninizle denemek istiyorum dediğimde, tabiî ki deyip gülümseyenlere…
Çok teşekkür ederim…
***
Yıllardır kaçtım televizyon programı yapmaktan…
Samimi bulmadım yap diyenleri…
Korktum…
Hala da korkuyorum…
Şiir okurken de korkuyordum resmi bayramlarda…
Radyoda programa başladığımda da…
Yazabilecek konu bulabilir miyim korkusu da yaşadım…
Kitaplarımı yazarken de korktum anlaşılamayabilirim diye…
Sahneye çıkma korkusu dizlerimi titretmişti…
Ben yine cüret ediyorum yeni bir hevese…
Biliyorum, ellerim terleyecek…
Kalbimi yine duyacağım…
Belki mikrofon da öter…
Etrafta yine üç-beş heveskıran…
Bence olmaz diyen de var… En fazla bir ay sürer diyen de…
Bunlar tahminin yanında, temenni de aynı zaman da…
Her heves başında şöyle bir görünürler, sonra gagalayacak başka umutlar bulurlar kendilerine…
Hayatta başardıkları pek bir şey yoktur…
Başarsızlık kollamaktan, başarmayı denemeyi akıllarına getiremezler…
Her başarısızlık, “ben demiştim” dedirttirecektir onlara, tüm çaba bunun içindir…
Karşındakinin insan olduğunu; başarının da, başarısızlığın da insani bir sonuç olduğunu unutur, başarısızlığı abarttıkça abartırlar…
Duymam ben onları… Mühimsemem… Gülerim bu hallerine de…
Bilmem…
Belki de bir ay bile değil, bir hafta sürer…
Belki de sevmem bu işi, bırakırım…
Ama hatıra olur en fazlasından yıllar sonrasına, bakar bakar gülerim telaşıma, korkuma, bocalayışıma…
Çok sevdiğim bir hikâyedir:
Kurbağalar arasında bir yarış düzenleniyormuş...
Amaç, upuzun bir kulenin tepesine çıkmakmış...
Seyirci kurbağalar ve medya mensuplarından oluşan kurbağalar yarışmacıları seyretmek için toplanmışlar...
Yarış başlamış...
Seyirciler, kurbağalardan hiçbirinin kulenin en tepesine çıkacağına inanmıyormuş...
Ve hep yüksek sesle “vah vah, tüh tüh, hiçbirisi kulenin tepesine çıkamayacak” diyorlarmış...
Kurbağalar birer birer yarışı bırakmaya başlamışlar...
100… 70… 60… 30… 10.. 5… 1…
Sadece ama sadece bir tanesi inatla yarışmaya devam ediyormuş...
Seyirciler biraz şaşkın ama eskisi kadar emin “tüh tüh”lerine devam etmişler…
Kulenin tepesine çıkamayacak, vah yazık...
Sonunda, ısrarla yarışmayı bırakmayan kurbağa, kulenin tepesine çıkmış...
Kendinden emin şekilde aşağı inmiş
Diğer yarışmacılar, seyirciler, medya bu kurbağanın etrafına toplanmış...
Nasıl başardığını öğrenmek istemişler...
Sormuşlar...
Cevap yok...
Daha yüksek sesle sormuşlar “efendim günde kaç saat çalışarak hazırlandınız” yine cevap yok...
Ve anlamışlar ki, kulenin tepesine, en tepesine çıkan bu kurbağa sağırmış...
Cut!..
Zeki Kayahan COŞKUN; yaş sınırı olmaksızın, her kesimden insanın severek, büyük bir ilgiyle takip ettiği; Matrax adlı radyo programını, Skyturk'te her hafta cumartesi günü yayına taşıyarak amaçları doğrultusunda, televizyon dünyasına da giren, kişilik olarak çokça sevdiğim bir isim...
Hubble'ın Derin Alan Görüntüsü..
Hubble Ultra Derin Alan, veya HUDF (Hubble Ultra Deep Field) Fornax takımyıldızının küçük bir bölgesinden, Hubble Uzay Teleskopu ile 24 Eylül 2003'den 16 Ocak 2004'e kadar olan bir dönemde toplanan verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş resim.
İnsan gözünün algılayabileceği ve 13 milyar yıl öncesinden gelen ışıkla, evrenden bugüne kadar alınmış en derin resimdir. HUDF yaklaşık 10.000 galaksi içerir. Bu gökyüzü parçasının seçilme nedeni bu bölgede parlak yıldızların seyrek olmasıdır. Bu resimde görülen gökadaların (ayrıca Galaksi) çoğunun yeryüzündeki teleskoplarla kızılötesi dalgaboyunda görülebilmesine rağmen Hubble, görülebilen dalgaboyunda gözlem yapabilecek tek alettir. Bu resim 36.7 yay-dakika kareyi kaplamaktadır. Bu alan bizim için 1 metre uzakta tutulan 1mm2'lik bir kâğıttan daha küçük olmakla beraber gökyüzünün onüç milyonda birinden küçüktür. Bölgenin merkezindeki yıldız USNO-A2.0 0600-01400432'dir.
Hubble Ultra derin Alan çekimi için toplamda Dünya etrafındaki 400 dönüşü esnasında 800 poz çekmiştir ve bu pozların toplam süresi RGB filtreli kamera için 11,3 gün kızılötesi kamera için de 4,5 gündür. Ortalama bir poz süresi 21 dakikadır. Bütün gökyüzünün bu şekilde gözlemlenmesi yaklaşık 1 milyon yıllık bir çalışma gerektirir.

Buraya tıklayarak 69mb büyüklüğündeki daha ayrıntılı resmi görüntüleyebilirsiniz !
Kişisel gelişim kitapları..
"….bu kişisel gelişim sistemi “looser” dedikleri adamlar üzerinekurulu. toplum kaybedenlerle dolu. filmlerde, dizilerde 100’e yakın başarılı adamı, onların arabalarını, düzdükleri mankenleri gösterip dururlar. saatler, pahal cep telefonları, şaraplar, partiler… herkes onlara özenir. tüm bu insanlar genç ve mutludur. seks yaparlar. toplumun geri kalan %99’u ise “kaybedendir”. sıradan işlerde sıradan hayatlar yaşarlar. bu kaybedenler “ben nasıl onlar gibi olabilirim?” koşusuna girerler. işte tam bu noktada onlara nasıl başaracaklarını anlatan sihirli formüller devreye girer. krem sürerek güzelleşeceklerine, kitap okuyarak başaracaklarına inanan insanlara mucizevi seminerler, kitaplar satarlar, 100 adımda zengin olmanın yolu gibi.
etraf o kadar çok güvensiz insanla dolu ki giydikleri markalarla özdeşleşerek güven hissedecek gençler… mutsuzluktan kırılıp “happy meal menu” yiyerek mutluluğa ulaşacağnı zanneden kaybedenler… her şişmanın bir “ab shaper”ı olmalı. o ürünlerde herkes genç ve mutludur. her şey pozitif enerji üzerine kuruludur. oysa kitabı kapattığında dönüp bir bakarsın, hayatın içinde mutluluk olduğu kadar mutsuzluk da var. hamburger menüyü yiyip kolanı içtikten sonra elinde ketçaplı peçeteler, ciddi bir fatura, koşu bisikletleriyle verilemeyecek kalori ve kalp damarlarında biriken doymuş yağ oranlarını göstermezler hiç. hep mutluluk vardır. geçen fark ettim; bir süpermarkette çocuk bezlerinin üzerinde bin bebekten birinin olabileceği kadar güzel bebekler ve yüzbin anneden birinin olabileceği kadar güzel bir güzel genç anneler birbirlerine sarılmış gülüyorlardı. tezgahın alt köşe raflarında yetişkin bezi vardı. onun üzerinde altını bağlamak zorunda kalacağınız, yaşlı bitkin adamın resmi yoktu. her bebeğin girdiği evde bir tane de o yaşlıdan olabilir. sırf şu mahallede üç tane yatalak hasta var hıdır.numaraları bu işte. filmlerde, kitaplarda, gazetelerde o insanlar yok. bizi de o sisteme sokuyorlar. büyük şehirlerde “kaybedenler” yaratıyorlar. onlar kadar büyük pazar olamaz. en büyük tüketiciler onlardır. hayatından tatmin duyan, kendinden memnun biri çılgınca satın almaz.türkiye’de ilk defa bu sene antidepresan ilaçların satışı, antibiyotik satışın geçti. her şey kendinden memnun olmayan, başka biri olmak istemen üzerine kurulu. modellediğin adam gibi olmak, onun gibi giyinmek, saçın onun gibi boyatmak, onun gibi içmek ve hep markaları konuşmak.asıl mutsuz onlar! bak, bir kasırga yaşadılar, herkes birbirinin evini, dükkanını yağmaladı new orleans’ta. durduramadılar, insanları vurdular yağmayı durdurmak için.bugün bu kasabada öyle bir şey olsa, herkes birbirine yardım eder. biri hastalansa herkes çorba götürür. ya istanbul’da? orası artık onların başkenti. tüm tv’ler istanbul için yayın yapıyor. aslında televizyonların gösterdikleri değil, insanların seyretmek istedikleri korkunç. üç dakikada bir, bir kadına tecavüz edilen bir ülkenin ihraç ettiği yaşam biçimi korkunç. kendi paçanı kurtar, fırtınada komşunun evini yağmala. kocaeli depreminde beline kiriş devrildiği için kıpırdayamayan kadına tecavüz eden bozuk telaffuzlu üç adamı bu sistem yarattı. o itler, karanlıkta, okudukları gazetenin arka sayfasında, sağ üst köşedeki mankeni gördüklerini sandılar; hiç dedelerinin ninelerinin boşlukta uğuldayan “komşun açken, tok yatma!” sesini duymadı o sapıklar, 900’lü hatlardaki kadınların şuh sesini duydular. o kadını hiçbir psikiyatristin sözleri tedavi edemez hıdır. hiçbir gazetecinin lüks lokantalarda ücretsiz yiyip içirdiği, karşılığında anlattığı yemeklerden o kadın artık tat alamaz. evlerin balkonlarındaki porno kanallara çevrili çanak uydu antenleri saldırdı o kadına.köylünün şehirli olması 120 yıl sürer. süreyi ürün satmak için kısaltmaya kalktığın an orada kalırsın, mutsuz olursun.…..”
Bankalardaki tüm hesap numaraları IBAN'a dönüşüyor!
Türkiyede'ki tüm banka hesap
numaraları Uluslararası Banka Hesap Numarası (IBAN) olarak değişiyor. TCMB
Tebliği gereği yurtdışı transferlerde (SWIFT) kullanılmaya başlanan IBAN,
01.01.2010 tarihinden itibaren tüm yurtiçi transfer işlemlerinde (EFT) de
zorunlu oluyor, havale ve virman işlemlerinde ise dekontlar üzerinde görsel
olarak kullanılmaya başlanıyor.
IBAN kullanılmasının amacı, bankalar ve
diğer finansal kurumlardaki her müşteriye ait hesap numarasının uluslararası
ölçekte tanımlanmasıdır.
Transfer işlemlerinizin aksamadan, hatasız ve
gecikmesiz gerçekleşmesi için en kısa zamanda IBAN numaralarınızı size para
transferi yapacak kişilerle paylaşmanızı ve para transferi gerçekleştireceğiniz
kişilerin IBAN numaralarını temin etmenizi öneriyoruz.
Google Wave
Kelime anlamı dalga olan Wave, aslında birden fazla kullanıcının aynı alanda gerçek zamanlı iletişim kurabildikleri, resim ve videoları paylaşabildikleri, dokümanlar üzerinde çalışabildikleri yeni bir platform. Tarayıcı tabanlı bir uygulama olan Google Wave'i dilerseniz Google'ın ilgili sayfasından kullanabileceğiniz gibi, dilerseniz kendi web sitenize de kolaylıkla entegre edebileceksiniz.Açık kaynak kodla geliştirilen Google Wave, Google Web Toolkit ile hazırlandı. Açık kaynak kodlu olması, Wave üzerinde dilediğiniz gibi değişiklikler yapabilmeniz ve hatta dilerseniz kendi Wave sunucunuzu kurmanıza bile olanak tanıyor. Yeni nesil tüm tarayıcılar ile çalışabilen Wave'in eklenti desteğine de sahip olması son derece ilgi çekici ve bu uygulamanın potansiyelini üst seviyelere çıkarmak anlamında oldukça önemli.HTML 5 uygulaması olarak geliştirilen Wave, aslında ilk bakışta bir e-posta uygulamasına benziyor. Fakat e-postadan farklı olarak göndericiler arasında gidip gelen mesajlar yerine, mesajlar tek bir noktada toplanıyor ve bu mesajların katılımcıları diledikleri zaman bu iletişime, istedikleri şekilde dahil oluyorlar. E-postadan farklı olarak mesajın tümüne değil, araya girerek sadece bir bölümüne yanıt vermek ve bu yanıt üzerine yeni bir iletişim süreci başlatmak mümkün. Bunlar bir mesaj içinde ayrı konular olarak değerlendiriliyor ve ayrıca takip edilebiliyor.Devam eden bir mesajlaşmaya yeni bir kişi istendiği anda dahil olabiliyor ve Wave'in "Playback" özelliği sayesinde, görüşmenin başını kaçıran katılımcılar adım adım ona kadar yapılmış tüm eklemeleri ve değişiklikleri takip edebiliyorlar.Wave'in en heyecan verici özelliklerinden biri ise, e-postanın yanı sıra anında mesajlaşma kavramını da değiştiriyor olması. Hepimiz MSN veya Gtalk'ta karşınızdaki kişinin o anda bir şeyler yazdığını ufak bir bilgi satırından görebildiğimizi biliyoruz. Wave'de ise yazılan her karakter neredeyse anında karşı tarafın ekranında beliriyor. Üstelik yazan kişi daha cümlesini bitirmeden, diğeri yanıt yazmaya başlayabiliyor ve karşılıklı olarak her bir karakter anında görünecek şekilde iletişim devam edebiliyor.Wave alt yapısı sadece bilgisayarların tarayıcılarında değil, cep telefonlarında da aynı şekilde çalışıyor. Google I/O konferansında tanıtımı yapan Lars Rasmussen bir Android cep telefonu ve iPhone ile Wave'in cep telefonu yeteneklerini de gösterdi. Wave hazır olduğunda cep telefonlarında da hemen hemen aynı şekilde çalışıyor olacak.Google Wave iletişiminin yanı sıra aynı dalga üzerinde birden fazla kişinin çalışmasına da olanak veriyor. Özellikle iş ve eğitim alanında faydalı olması beklenen bu özellik sayesinde, oluşturulan bir dalga'da tüm davet edilmiş katılımcılar, aynı anda, aynı doküman üzerinde gerekli gördükleri değişiklikleri yapabiliyorlar ve daha güzeli herkesin yaptığı değişiklikler neredeyse anında takip edilebiliyor.Google Wave'in açık kaynak kodlu olduğundan bahsetmiştik. Bu sayede isteyen herkes aynı alt yapıya sahip kendi Wave sunucularını kurup işletebilirler. Fakat bu kontada devreye Wave'in sağladığı çok önemli bir özellik giriyor; sunucu bağımsız iletişim.Wave üzerindeki tüm iletişim bilgileri ilgili Wave sunucusunda tutuluyor. Bu yüzden mantık olarak iletişimin de aynı sunuyu kullanan kişiler ile sınırlı olması gerektiği düşünülebilir. Fakat sadece birkaç tıklama ile bir Wave sunucusunda devam eden iletişime, başka Wave sunucularını kullanan kişiler de dahil edilebiliyor. Böylece ortak çalışma konusunda farklı platformların yol açabileceği kısıtlamalar da giderilmiş oluyor.
Neurovision
Göz Tembelliğinde NeurovisionTM
NeurovisionTM(Nörovizyon) göz tembelliğinde etkisi kanıtlanmış FDA onaylı bir tedavi yöntemidir. Tedavi, bilgisayar sistemine yüklenen bir program sayesinde doktor kontrolünde yapılmaktadır. Göz yapısı uygun bulunan 9-55 yaş arasındaki kişilere uygulanan bu tedavi, bilgisayar teknolojisi ile beyine görmeyi yeniden öğretiyor ve bu yöntemle görmede artış sağlanması hedefleniyor.
Kimlere uygulanıyor?
Hastanın tedavi için uygun olup olmadığı ayrıntılı muayene sonucu belirleniyor.
9-55 yaş arası, görme düzeyi %15-20 nin üzerinde olan ve kayma düzeyi 8 prizmanın altında olan hastalar uygun olarak kabul ediliyor.
Kişinin tedaviye cevap verebilmesi için retinasının (gözün arka kısmının) sağlam olması gerekmektedir.
NeurovisionTM Tedavisi Nasıl Uygulanıyor?
Tedaviye uygun olduğu belirlenen hastanın ilk seansı, doktoru tarafından hastanede yapılır.
Tedavi yaklaşık 40 seanstan oluşmakta ve her seans yaklaşık 30-40 dakika sürmektedir.
Hastanede göz doktoru tarafından uygulanan ilk seanstan sonra tedavinin geri kalan kısmını kişi, kendisine verilen bilgisayar programı sayesinde, evde veya uygun ortam yaratılabilirse iş yerinde uygulayabilir. NeurovisionTM uygulamasına başlandıktan 1-2 seans sonra hastanın görüş seviyesi sistem tarafından algılanır ve bu bilgilere göre her seanstan sonra sistem hastaya özel ödev oluşturur. Kişi bu ödevleri uygulamaya başlar. Her kontrolden sonra doktor tarafından sisteme girilen görsel keskinlik ve/veya kontrast duyarlılık bilgileri, kişiye özel tedavi sürecinin gelişiminin görülmesini sağlar.
Tedavinin başarısı için seansların haftada 3 gün (birer gün ara ile), 40’ar dakika olmak üzere düzenli olarak uygulanması gerekmektedir. Hastanın tedavi gelişimini görebilmek için 5’inci, 10’uncu, 20’inci ve 40’ıncı seanslardan hemen sonra doktor kontrolü gereklidir.
Düzenli seanslar ve doktor kontrolleri sayesinde 3 – 4 ay içinde tedaviden sonuç alınabilmektedir.
Umudun karanlık yüzü
Ciddi hastalığı olanların umudunu kaybetmesinin, aslında onları daha mutlu yapabildiği bildirildi.Araştırmacılar, bu tür hastalara umut vermenin onları daha çok depresyona soktuğunu belirtiyor.Daily Telegraph'taki habere göre, hastalıklarıyla ilgili sürekli iyileşme umudu içinde olanlar, hastalıklarını kabullenip hayatlarını bu şekilde sürdürenlerden daha acınası durumda oluyor.Michigan Üniversitesi Tıpta Davranış ve Karar Bilimleri Merkezi'nden Peter Ubel, "Umudun kötü bir şey olduğunu söylemiyoruz. Sadece umudun karalık bir yüzü olabileceğini göstermek istiyoruz. Bu durum, insanların hayatlarını ertelemelerine yol açabilir" dedi.Ubel, "En iyi şartlara ulaşmak için çaba göstermek yerine, 'Şartlarım eninde sonunda değişecek, o vakit şartlarla uğraşmanın anlamı yok' şeklinde düşünebilirler" diye konuştu."İyi ki Umutsuzuz" adlı araştırmanın başkanlığını yapan Ubel, kalın bağırsaklarının bir kısmı alınmış bir grup yetişkin üzerinde araştırma yaptı. 71 hastadan 41'ine bağırsaklarını onarmak için ameliyat geçirebilecekleri söylenirken, diğerlerine yapılacak bir şey olmadığı bildirildi.Karın bölgesinde açılan bir delikle dışkının dışarı çıkmasının sağlandığı bir operasyon geçirdikten sonra bu şekilde yaşamak üzere hastaneden ayrılanların, 6 ay sonra, tamamen iyileşme umudu olanlardan daha mutlu oldukları belirlendi.
Emzirmenin bebek ve anneye yararları nelerdir?
Anne sütünün yararları ve emzirmenin önemi saymakla bitmeyeceği her geçen gün yapılan yeni araştırmalarla kanıtlanıyor.Son derecede sağlıklı ve doğal bir yöntem olan emzirmenin anne ve bebeğe birçok fayda sağladığını belirten Amerikan Diyetetik Derneği, emzirmenin teşvik edilmesini ve özendirilmesi gerektiğini açıklayan bir rapor sundu.
Derneğin dergisinde de yayınlanan raporda, emzirmenin, bebeğin ilk 6 aylık döneminde ve 12 aya kadar ek gıdalarla birlikte, en ideal beslenmenin yanında hastalıklardan korumayı sağladığı açıklanıyor. Bunun yanında, emzirmenin bebeğin hastalıklara yakalanması ve ölüm oranı ile annenin hastalık oranının iyileştirilmesinde ve sağlık harcamalarının kontrolüne de yardımcı olma konusunda da önemli bir halk sağlığı stratejise olduğu kaydediliyor. Bebek için en uygun besinleri veren anne sütü, çocukta gelişebilecek akut ve kronik hastalık koşullarını da azaltıyor.Anne sütünün bebek için diğer faydaları ise şöyle:- Güçlü bir bağışıklık sistemi oluşturuyor,- Astım, solunum yolu enfeksiyonları ve gastroenterit (Mide ve ince barsakların mukozasındaki akut ya da kronik yaygın inflamasyon sonucu şiddetli ishal oluşması) riskini azaltıyor,- Alerji ve intoleransa karşı koruma sağlıyor,- Emzirmenin yüksek IQ ve okulda daha iyi dereceye sahip olmayla ilişkisi bulundu,- Obezite, şeker ve kalp hastalığı, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol ve lösemi gibi kronik hastalıkların yanında ani bebek ölümü sendromunu da azaltıyor,Emzirmenin anneye yararları:- Bebeğiyle anne arasındaki bağ güçleniyor,- Artan kalori tüketimiyle anne hamilelik öncesi kilolarına daha çabuk dönüyor,- Daha iyi kemik yoğunluğu ilerleyen yaşlarda görülen kalça çıkığı riskini azaltıyor,- Tip 2 şeker hastalığı yanında göğüs ve yumurtalık kanseri riskini azaltıyor,- Emziren annelerin kendilerine güvenleri ve annelikten aldıkları haz daha fazladır. Böylece de doğum sonrası depresyon riski azalıyor,- Anne rahminin eski haline dönmesini hızlandırıyor,- Emziren annelerin doğum sonrası kanama riski önemli ölçüde azalıyor,- Mama almayarak bütçeye katkı sağlanmasına yardım ediyor.
Pozitif enerjinin sırrı: İsteyin, hayal edin ve inanın...
Günlük hayatımızda daha başarılı olmak, sağlığımızı kaybetmemek veya kazanmak, insanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, kendimize güvenimizin artması hep içimizdeki pozitif enerjiyi açığa çıkarmayla ilişkilidir.
Şöyle bir düşünün, omuzlarınız ve kollarınız düşük, neredeyse bir adım bile atmak istemiyorsunuz. O gün de o kadar çok yapılacak iş var ki! Aynaya bakıyorsunuz, yavaşça arkaya geriliyorsunuz, derin bir nefes alıyorsunuz. "Biraz canlanmam gerekiyor" diyorsunuz. Omuzlarınız şimdi daha dik. Bakışlarınız daha canlı. İşte bu durumda siz pozitif enerjinizi harekete geçirmiş oluyorsunuz.
İnsanoğlu müthiş bir enerji potansiyeline sahiptir. Eğer kişi bu potansiyeli ortaya çıkarabilse pek çok sorununun üstesinden geldiği gibi daha büyük başarılara da ulaşmış olacaktır. İnsanoğlu doğuştan kendi enerjisini kendisi üreten müthiş bir sisteme sahip kılınmış. Bununla beraber kişinin bu enerjiyi nasıl ve nerede üreteceğini bilmesi için zihinsel bir hazırlığa yani bilişsel ve ruhsal donanıma sahip olması gerekiyor. Enerjinin ortaya çıkarılması kadar yerinde kullanılması da önemlidir. Bazı kişiler son derece enerjiktirler fakat bu enerjiyi uygun yere kanalize edemeyince verimsiz olurlar. Bu durum bir huzursuzluk da meydana getirir. Bu sebeple enerjiyi uygun şekilde kullanma alışkanlığı kazanmak da gerekir.
Hepimiz normalde pek çok işi düşünmeden otomatik olarak yaparız. Bizi buna iten, günlük alışkanlıklarımızdır. Bununla beraber bazı anlar var ki orada kendi irademizi (bilincimizi) kullanmamız ve pozitif enerjimizi açığa çıkarmamız ve daha fazla enerji üretmemiz gerekir. Bu demektir ki varlığımızın üretmeye alışık olduğu miktar o durumun üstesinden gelmemiz için yetmiyor. İnsanoğlu bir yere kadar kendini programlayabilen değiştirebilen de bir varlıktır. Ve biz bu sınırı bilmiyoruz. Bu sebeple yapabildiğimiz ölçüde beynimizi ve duygularımızı daha fazla enerji üretmek için hazırlamamız önemli. Pozitif enerjiyi üretebilmek için şunlar gerekli: Bir şeyi istemek, sonucu hayal edebilmek ve yapabileceğimize inanmak.
POZİTİF ENERJİ BAŞARIYI ARTIRIYOR
Eğitim hayat boyu devam eder. Stres zihinde düşünce bozukluklarına yol açarken eğitimde verimliliği azaltır. Pozitif enerji, hayata olumlu bakan, inanan ve başarmak isteyen, öğrenmek için bir amacı olan kişilerde daha fazladır. Bu da doğal olarak başarıyı getirir.
İş hayatında genelde sosyal, enerjik kişiler daha başarılı oluyorlar. İş bağımlısı kişiler ise geçici bir başarı sağlasa da sağlıkları etkilendiğinden bu başarı bir zaman sonra düşüyor. Pozitif enerjisini kullanan, insanlarla güzel diyalog ve iletişim kuran kişiler daha kararlı bir başarı sağlıyorlar.
Travmalarla daha iyi başa çıkılıyor
Doğal afetler, bazı hastalıklar, ölümler, kazalar, hayatın bir parçasıdır. Bununla beraber kişi yaşama gayesini ve sınırlarını bilerek hayata ne kadar olumlu yaklaşır, olumlu tarafları daha çok görür ve kendine düşeni yapmaya odaklanırsa zorluklarla da o kadar kolay başa çıkabiliyor. Bu durumda travmalardan sonra yaşanan stres bozukluğu ya hiç görülmüyor ya da daha kolay atlatılıyor. Bu gibi durumlarda profesyonel yardım ve tıbbi tedavi gerekse de daha kısa sürede sonuç alınıyor. Kişi pozitif enerjisini ortaya koyarak yani olaylara umutla yaklaşarak ve iyileşeceğine inanarak kanser gibi ciddi hastalıkları da yenebiliyor. Pozitif enerji enfeksiyon hastalıklarının tedavisini de kolaylaştırıyor.
Marro.ws
Marro.ws projesi, Mayıs ayı başı itibariyle kullanıma açılan bir içerik imleme sistemidir. Marro.ws projesinde amaç ise insanların bir kere ulaştıkları bir içeriğe, tekrar, çok daha hızlı ve farklı formatlarda ulaşabilmelerine imkan sağlamaktır.
Marro.ws servisi saklama ve paylaşım için kullanabileceğiniz kaliteli servislerden bir tanesi. Şimdi ise sosyal platformlar ve geliştirilmiş yeni özellikleri ile çok daha yararlı ve kullanışlı birProjenin çıkış noktasından bahsedersem sanıyorum projenin ne olduğu çok daha kolay anlaşılacaktır.
servis haline geldi.
Bu kısa hikaye yaptığımız tüm sunumlarda büyük ilgi görüyor o nedenle paylaşmak istedim.
Proje fikri Ali’nin annesinin yaşadığı bir sorun sonucu ortaya çıktı. Ali, yaklaşık 6 yıldır Ankara’da ve ailesi ise Mersin’de yaşıyor. Ali’nin annesinin, internetten bulduğu yemek tariflerini not ettiği ve yaklaşık 2 yıldır biriktirdiği bir not defteri var. Ali her Mersin’e gittiğinde annesi buradan en güzel yemekleri hazırlıyor.
Ali bir gün Mersin’e gittiğinde annesinin iki yıldan uzun süredir internetten yemek tarifleri yazdığı not defterini kaybettiğini öğreniyor ve aç kalıyor. Tabi burada abartıyorum aç kalmıyor J Sadece annesinin kaybolan iki yıllık emeğine üzülüyor ve bu sorunu çözebilmek için düşünmeye başlıyor.
Günümüze dönecek olursak; bizler internet kullanıcıları olarak internette gezerken beğendiğimiz ve tekrar işimize yaracağını düşündüğümüz şeyleri ya tarayıcımız bookmark’larına ekler, ya içeriğin bulunduğu adresi masaüstüne bir not defterine kaydeder, ya da içeriğin tamamını masaüstüne bir Word belgesi açıp saklarız. Ali’nin annesi gibi yazılı olarak hard-copy saklamakta bir yöntem tabi ki.
Fakat bu yöntemlerin hiç birisi saklanan içeriğe tekrar erişebilme garantisi vermez. Örneğin, tarayıcı bookmarklarına ya da Delicious gibi sistemlere, içeriğini önemli bularak sakladığımız linkleri değişebilir, site kapanabilir, içerik değişebilir ya da Türkiye’ye özgü olarak site engellenebilir.
Yada farklı bir kullanıcı gelip bizim masaüstümüze sakladığımız Word belgemizi silebilir. Bir sabah bilgisayarımızı açtığımızda birden işletim sisteminin hata vermesi ve masaüstüne ya da tarayıcı bookmarklarına sakladığımız linklere geri ulaşamamız da bir ihtimal.
Marro.ws bu sorunları çözebilmek için ortaya çıkmış bir sistem aslında. Size sunduğumuz sınırsız alana istediğiniz içeriği ekleyerek sistem üzerine saklayabilir ve dünyanın her yerinden bu içeriğe ulaşıp, içeriği PDF, DOC, HTML ve TXT olarak tekrar bilgisayarınıza indirebilirsiniz.
Tabi tüm bu işlemleri yapmak için içeriğin internet üzerinde olması da gerekmiyor. Bilgisayarınızda ki herhangi bir yazı ve resimden olan içeriği de sisteme yükleyerek istediğiniz yerden ulaşabilir ve indirebilirsiniz.
Örneğin sistemi benimde öğrenci olduğum Bilkent Üniversitesinde kullanan bazı hocalarım var. Onlara sistemi ilk anlattığımda sistemin kendi ihtiyaçlarına çok uygun olduğunu söylediler. Birçok hocam şuan sistem üzerine kendi makalelerini ekliyor ve dünyanın herhangi bir yerindeki etkinlikte/seminer’de sunmaları gerekirse yada aniden lazım olması halinde Marro.ws’a girerek içeriklerine hemen erişebiliyor.
Ben ise kendi özgeçmişimi ve Marro.ws için yaptığımız farklı iş planlarının taşımak için kullanıyorum sistemi. Nerede gerek olacağı belli olmuyor çünkü.
Marro.ws’i web sitesi olarak kullanmanız da gerekmiyor. Internet Explorer ve Firefox için hazırladığımız iki farklı tarayıcı eklentimiz mevcut. İnternette gezerken beğendiğiniz cümleyi ya da içeriği seçili hale getirip üzerine sak tıklamanız ve “Marro.ws it!” demeniz içeriği saklamanıza yetiyor.
İsterseniz içerikleri kendi belirleyeceğiniz link altında saklayabiliyor, isterseniz etiket ve yorum ekleyebiliyor, isterseniz de gizli hale getirebiliyorsunuz.
Beden Dili - Doğru ve Etkin İletişim
ん Selam verirken veya tehdit altındayken avuç içinin karşıdakine dönük olarak kaldırılmasının sebebi; bilinçaltında o kişiye güven aşılama isteği bulunmasıdır. ( - Bak elimde taş, sopa falan yok. Benden sana zarar gelmez.)
ん Konuşulan konudan hoşlanmamışsak veya o konuyla ilgilenmiyorsak kollarımızı kavuşturmamızın bilinçaltındaki sebebi; yaşamsal önemi olan organlarımızı güvence altına alma isteğidir. ( - Gerginim. Bu konularla ilgilenmiyorum, o yüzden içime döndüm ve kendimle ilgileniyorum.)
ん Sürekli saçla, takılarla oynamak, ritm tutmak, kalem çevirmek, etrafa bakınmak; huzursuzluğun ve azalan dikkatin belirtileridir. ( - Bitse de kurtulsam Şu proje işini nasıl yapsak acaba? )
ん Yumrukları sıkmak, yüzü sebepsiz yere ekşitmek, diş gıcırdatmak; artan stresin ve olumsuzluğun habercisidir. ( - Zor dayanıyorum. Biraz daha konuşursa ne yaparım bilemiyorum. )
ん Vücudun genel duruşu da, o anki ruhsal durumumuz hakkında ipuçları vermektedir. Örneğin kamburun çıkarılmadığı, dik ve dengeli bir duruş; kişinin özgüvenli, fiziksel ve ruhsal anlamda sağlıklı ve dinç olduğu etkisini bırakır. ( - Sağlıklıyım. Güçlü biriyim. İşine yarayabilirim. Ne dersin? )
ん Omuzların düşük olduğu, vücut ağırlığının önde toplandığı, başın öne düştüğü duruş karamsarlık ve çekingenliği temsil etmektedir. Bu konumdayken elleri dibine kadar ceplere sokmak ise bedenle temas haline geçip iç gerginliği azaltmak içindir. ( - Hiçbir şeyi doğru düzgün yapamıyorum. Şu anda ıssız bir adada tek başıma olmayı ne çok isterdim!)
ん Göğüs gerilerek, ayaklar açılarak vücut alanının arttırıldığı, başın yan arkada, başparmak dışarıda olmak üzere ellerin ceplerde tutulduğu konumda; kişi kendine olan aşırı güvenini yansıtmaktadır ve bu pek hoş karşılanmaz. (- Aranızdaki en iyisi benim. Ben her işi hallederim Müthişim)
ん Konuşurken göz temasından kaçınılması, boş boş ve sabit bir noktaya bakma, ellerle ağzın örtülmeye çalışılması kişinin büyük ihtimalle yalan söylediğinin göstergesidir. ( - Senden kaçıyorum. Gözlerimin yalanımı açığa vurmasından koruyorum ve bu sözlerimin sorumluluğunu üstlenmiyorum. )
ん Tokalaşırken de insanlar birtakım özelliklerini gösterirler. Güvenli ve dengeli bir tokalaşmada eller yere dik olacak biçimde tutulmalı, ne halsiz bir şekilde bırakılmalı ( - Ben bir ölü balığım. Hiçbir şey için halim yok ve kimseye fayda sağlayamayacak kadar güçsüzüm. ), ne de çok fazla sıkılmalıdır. ( - Seni ezerim. Çok güçlüyüm. ) Ayrıca elin yukarıdan ve avuç içi aşağıya dönük olarak uzatılması üstünlüğün sembolüdür. Karşısındaki kişi tam tersi şekilde elini uzatarak yanıt veriyorsa; bu o kişinin üstünlüğünün kabul edildiğinin göstergesidir.
ん Beden dilinin yanı sıra kıyafetlerin, aksesuarların ve genel görünümün de izlenimdeki etkisi büyüktür. Örneğin; bayanlarda saçı sıkı sıkı toplamak ciddiyetin simgesi iken, kısa saç sıradışılığı, çok uzun saç ise özgürlüğü simgeler. Kol düğmeleri, kravat iğneleri ve saat gibi aksesuarlar kişinin yaşam tarzı hakkında büyük ipuçları verebilir. Taşınan çantanın statü belirtileri ise artık klişeleşmiştir (okul çantası, bayan çantası vs.). Kıyafetlerin temizliği, ütüsü, ayakkabının boyalı olup olmaması, parfüm ve makyaj da çeşitli etkiler bırakmaktadır. Kişinin kıyafetlerine gösterdiği özen, doğrudan kendisine verdiği değer olarak algılanmakta ve kişi bu algı doğrultusunda değerlendirilmektedir. Öte yandan tatil günlerinde ve piknik gibi aktivitelerde abartılı bir şıklık ve makyaj; o kişinin amacının aksine olumsuz bir imaj oluşturabilmektedir. Her zaman “Ben buradayım!” diye bağıran parfüm veya traş losyonu kullanmak ise, hem rahatsız edicidir, hem de bir süre sonra dikkat çekiciliğini kaybetmeye mahkumdur.
Beden dili günlük hayatımıza farklı bir bakış açısı kazandırırken, kendimizi daha yakından tanımamıza yardımcı olur.Vermek istediğimiz izlenim için gerçek bir destektir ve onun yardımıyla oluşturduğumuz imaj daha geçerli ve kalıcı olacaktır. Ayrıca iş hayatında bizi daha prestijli bir konuma getirip, elde ettiğimiz imajı sürdürmemize yardımcı olabilir. Yeter ki, kişiler sahip oldukları bu evrensel dile yeterince ilgi göstersin; doğa burada da cömertliğini gösterecektir ve birey karşılığını fazlasıyla alacaktır.
Hoş olmayan bir durumdan 'saklanma' girişimi olarak her iki kol da göğüste kavuşturulur. Pek çok kol kavuşturma şekli olsa da bu kitapta en yaygın üç tanesi tartışılacaktır. Standart kol kavuşturma hareketi (Şekil 70) neredeyse her yerde aynı savunma veya olumsuz tavrı gösteren evrensel bir harekettir. Özellikle kişi toplantılar, kuyruklar, kafeteryalar, asansörler veya kendisini güvensiz hissettiği başka herhangi bir yerde yabancılar arasındayken yaygın olarak görülür.
Yüz yüze bir karşılaşma sırasında kol kavuşturma hareketiyle karşılaşırsanız karşınızdakinin katılmadığı bir şeyler söylemekte olduğunuzu varsaymak ve karşınızdaki sözel olarak sizinle aynı fikirde görünse bile aynı çizgiyi sürdürmekten vazgeçmek akıllıca olabilir.
Burada unutulmaması gereken sözel olmayan iletişim yalan söylemezken sözel iletişimin yalan söylemesidir. Bu noktadaki amacınız kol kavuşturma hareketinin nedeni bularak karşınızdakini daha alıcı bir konuma getirmektir. Kol kavuşturma hareketi devam ettiği sürece olumsuz tavrın süreceğini unutmayın. Tavır harekete neden olurken hareketin sürmesi de tavrın devam etmesine neden olur.
Kol kavuşturma hareketini kırmanın basit ama etkili bir yolu karşınızdakine bir kalem, kitap veya başka herhangi bir şey uzatarak ileri uzanmasını ve kollarını çözmesini sağlamaktır. Bu da onun daha açık bir duruş ve tavır takınmasını sağlayacaktır.

Kıssadan hisse
Küçük bir kasabanın 4 ayrı mahallesi varmış.Birinci mahallede 'EVET AMA' lar yasıyormuş.Evet ama'lar her zaman ne yapılmasıgerektiğini bildiklerini düşünürlermiş.Yapma zamanı geldiğinde ise'evet ama' diye yanıtlarlarmış.Yanıtları hep yanlış olurmuş. Suçu'da başkalarına atmakta ustaymışlar.İkinci mahallede 'YAPACAĞIM' lar yasarmış.Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adim hazırlarlarmış amayapacakları sırada şanslarını kaçırdıklarının farkına varırlarmış.Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş.Yasamı ertelememek için verdikleri kararı bile ertelerlermiş.Üçüncü mahallede yasayan 'KEŞKE' çilerin hayati algılama güçleri mükemmelmiş.Neyin yapılması gerektiğini daima en iyi şekilde bilirlermiş ama... maalesefher şey olup bittikten sonra.'Keşke' cilerin de basları hep kanarmış, duvara vurmaktan! ..Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise'IYI Kİ YAPTIM'lar otururmuş.'Keşke'ciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.'Yapacağım'lar 'Keşke'ciler ile birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.'Evet ama'lar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından,günesin erken saatte dogması gerektiğinden şikayet ederlermiş.'İyi ki yaptım' mahallesinde ki insanların kusuru da beyinlerinde mazeret üretme merkezlerinin olmamasıymış.Bu yüzden yasadıkları ortam her zaman güzel, düzenli ve huzurluymuş.Bu hafta hep beraber 'İyi ki yaptım' mahallesine taşınmaya ne dersiniz?
Skydrive'yi Gladinet ile kullanın...
- Gladinet Cloud Desktop Beta uygulamasını firmanın web sitesinden indirin. Sisteme kurulum son derece kolay, sadece ekrana gelecek olan sihirbazda adımları tek tek geçiyorsunuz ve Gladinet bilgisayarınıza Z: sürücüsü olarak yerleşiyor.
- Programı ilk olarak çalıştırdığınızda ekrana gelecek olan seçeneklerden Mount Disk Storage or Web Storage As Virtual Directory üzerine tıklayın.
- Gladinet farklı online veri depolama hizmetlerini destekliyor demiştik. Bunlar arasında Google Picasa ve Google Docs da var. Biz burada Windows Live SkyDrive seçimini yapacağız.
- Windows Live SkyDrive'ın sizin için internet üzerinde oluşturmuş olduğu alana Windows Live ID'niz ile bağlanırsınız. Bu adımda, Windows Live ID bilgilerinizi girmeniz gerekiyor. Önce Windows Live SkyDrive veri depolama alanınızın sisteminizde görüneceği ismi belirlemeniz gerekli. Program otomatik olarak Windows Live SkyDrive 1 gibi bir isim veriyor, bunu değiştirmek elinizde.
- Sürücüye isim verdiğiniz bölümün hemen altındaki Windows Live Id (Email) ve Password bölümlerine de Windows Live kullanıcı adı ve şifrenizi giriyorsunuz. Hemen alttaki Open newly added virtual directory seçeneğini aktif hale getirirseniz ADD düğmesine basınca program veri depolama alanına otomatik olarak bağlanacak ve ilgili pencereyi açacaktır.
- Şimdi bir süre bekliyoruz. Gladinet vermiş olduğunuz kullanıcı adı ve şifresini kullanarak Windows Live SkyDrive'a bağlanacak ve sistemde bir sürücü harfi oluşturmak için gerekli olan işlemleri yapacak. Bu süre servislerin hızına ve internet bağlantınıza göre değişecektir. Başlıkta da belirttiğimiz gibi, bekliyoruz...
- Windows Live SkyDrive artık her zaman elinizin altında. Bilgisayarım simgesine çift tıklayarak aynen bir sabit disk veya bir CD-ROM gibi ulaşabilir, içeriğini görebilir, istediğiniz dosyaları sürükle-bırak yöntemi ile yükleyebilir veya silebilirsiniz. Hayırlı olsun...
'Google Promotion' bla bla bla
You won £850,000.00 GBP in Google Online Give-away promotion.
For more info/how to claim your prize,send your winning Ticket
number:00869575733664,CGPN:7-22-71-00-66-12,Serial
numbers:BTD/8070447706/06,Lucky numbers:12-12-23-35-40-41(12)
and personal details to the processing agent with these
E-mail:mr.grahamsbenfield@gmail.com,mr.grahams_benfield@w.cn
içerikli, aptalca bir vaatte bulunup kişisel bilgilerinizi isteyen bir mail almışsanız yapmanız gereken; "spam olarak bildir" seçeneğini tıklamak olsun..
Mevlânâ'dan
Merhamet, cesur doğanı, korkak bir kargaya çevirdi
Bir doğan vardı. Kuş, bir yaşlı kadının bahçesine geldi. Yaşlı kadın doğan kuşunun aç ve bakımsız olduğunu gördü ve acıyıp onu yanına aldı. Yaşlı kadın, doğan kuşunun önüne bir hamur yemeği koydu. Et yiyerek beslenen doğan, önüne konulan hamur yemeğini yiyemedi.
Yaşlı kadın, "Seni önceki sahibin, bakımsız bırakmış, güzelim gagan uzamış kıvrılmış, yemek yiyemez hale gelmişsin" diyerek, kuşun gagasını tuttu ve kesti. Kuş çaresiz yaşlı kadının elinde çırpındı durdu. Yaşlı kadın, elindeki kuşun çırpınması sırasında kuşun tüylerinin yıpranmış olduğunu gördü. "Vefasız sahibin senin tüylerini hiç düzeltmemiş" diyerek, kuşun kanatlarını tek bir hizaya getirecek şekilde kesti. Niyeti, zavallı gördüğü kuşa yardım etmek olan yaşlı kadının gözleri bir an, doğan kuşunun pençelerine takıldı, "Zavallı kuşum.... Senin tırnaklarını hiç mi kesen olmadı? Ne kadar uzamış böyle!" diyerek, doğan kuşunun av avlamaya yarayan pençelerini kalın bir makasla kopardı.
Kuş, kendisine merhamet eden, ama bir doğan kuşuna nasıl bakacağını bilmeyen yaşlı kadının elinde rezil oldu. Artık, avına süratle götüren güçlü kanatları yolunmuş, et yemekte kullandığı sivri ve kesici gagası parçalanmış, avını yakalayıp göklere çıkardığı meşhur pençeleri kökünden kesilmiş olarak ortada kalakaldı. "Cesur" doğan kuşu, merhametli ama bilgisiz bir yaşlı kadının elinde, "korkak" bir kargaya dönüştü.
Bilgilendirme

İlk sayısı Ekim 1967'de yayımlanan derginin 500. sayısı 100 bin adet basılacak. 1967-2008 yıllarını kapsayan arşiv DVD'si de derginin eki olarak ücretsiz dağıtılacak. Normal boyutlardaki bir DVD'ye sığmayan hazine, 8,5 cigabaytlık çift katmanlı bir DVD ile okuyucuya gelecek ayki sayıda hediye edilecek.
Oyun
Farklı bir oyun daha...
Randy Pausch'un Son Dersi..
Birkaç aylık ömrü kaldığını öğrendikten sonra verdiği son dersle internet üzerinden büyük bir insan kitlesine ulaşan Amerikalı Profesör Randy Pausch 25 Temmuz 2008 cuma günü kanserden hayatını kaybetti. Bu konuşmayı izleyin, çünkü bu konuşma çok yakın zamanda öleceğini bilen bir adamın konuşması, bir adam eğer bir kaç ay sonra ölecekse insanların duymasını istediği şeyi değil, sadece kendi inandığı şeyleri söyler. Bu video Oprah Winfrey'in programından, izleyenler arasında Türk doktor Mehmet Öz'de var. ÖLECEĞİNİZİ BİLDİĞİNİZİ VE SON BİR DERSİNİZİN KALDIĞINI VARSAYALIM. ÖĞRENCİLERİNİZE NE SÖYLERDİNİZ?
Bir Marduk Masalı
Marduk veya diğer adıyla Nibiru masalı. Biliyorsunuz ki, çeşitli sitelerde Marduk adlı bir gezegenin 2012 yılının Aralık ayında Dünyaya çarpacağı ve Dünya'daki yaşamın son bulacağına ilişkin haberler yayımlandı. Görmek için internette Marduk yazıp aratmak bile yeterli. Peki bu haberin aslı nedir?
NASA bu haberi sorucevap şeklinde yanıtladı. Gökbilim Dergisi yazarlarından Amatör Gökbilimci Onur Atılgan tarafından Türkçeleştirdi. Aşağıdaki çeviri tamamıyla Onur Atılgan'a aittir. Yazını orijinal metni NASA'ın Astrobiology sayfasında David Morrison tarafından kaleme alınmıştır.
Onur Atılgan'ın çevirisiyle Marduk ya da Nibiru'culara NASA'nın Yanıtı:
1. Dünya’nın sonunun Aralık 2012’de geleceği iddialarının kaynağı nedir?
Hikaye, Sümerler tarafından keşfedildiği varsayılan bir gezegen olan Nibiru’nun Dünya’ya doğru geldiği iddialarıyla başladı.+/-Devamı...
18. Bana Nibiru’nun düzmece olduğunu ispatlayabilir misiniz? 2012’de çok kötü birşey olacağına dair çok sayıda rapor var. Kanıta ihtiyacım var çünkü devlet bizden çok şey saklıyor.
2012 kıyameti konusunun düzmece olduğuna dair kanıt istemeniz mantıksız. Aslında sorularınızı kıyamet günü savunucularına yönelterek onların iddialarını kanıtlamasını istemeniz gerekir, bizden bunların aksini kanıtlamamızı değil. Eğer birisi internette, Cleveland eyaletinde 15 metre uzunluğunda mor fillerin dolaştığını iddia etse, NASA’dan bunun aksini kanıtlamasını beklenir miydi? İspat etme yükümlülüğü, çılgınca iddialarda bulunanlara düşer. Carl Sagan’ın sıkça kullanılan sözünü anımsayın: Olağanüstü iddialar, eğer inanılır bulunması isteniyorsa olağanüstü kanıtlar ister.
Yine de, gökbilimcilerin artık Nibiru’nun olmadığına dair çok çok kuvvetli argümanları olduğunu düşünüyorum. Büyük bir gezegen (yada bir kahverengi cüce), Güneş Sistemi’ne doğru yaklaşıyor olsa yıllar öncesinden tüm gökbilimcilerin dikkatini çekmiş olurdu, hem bu yaklaşan objenin diğer objeler üzerindeki kütle çekim etkileri yıllar öncesinden dolaylı olarak tespit edilirdi, hem de kızılötesinde doğrudan tespiti mümkün olurdu. NASA Kızılötesi Astronomi Uydusu (IRAS), tüm gökyüzünü kapsayan ilk araştırmasını 1983’te yaptı. Eğer Nibiru gerçekten var olsaydı, o ve ondan sonraki araştırmalarda daha o zamandan tespiti yapılırdı. Ayrıca, eğer Güneş Sistemi’nin iç bölgelerine 3600 yılda bir büyük bir kütle giriyor olsaydı, bu iç gezegenlerin yörüngelerinde yıkıcı etkiler görüyor olurduk, fakat görmüyoruz.
Bunu anlamak için benim sözüme ihtiyacınız yok, sağduyunuzu kullanmanız yeterli. Nibiru’yu hiç gördünüz mü? 2008 yılında çok sayıda web sayfası Nibiru’nun 2009 ilkbaharında çıplak gözle görünmeye başlayacağını söylüyordu. Eğer büyük bir gezegen yada bir kahverengi cüce 2012’de gelecek şekilde Güneş Sistemi’nin iç kısımlarına doğru geliyor olsaydı, tüm dünya çapında profesyonel yada amatör yüzbinlerce gökbilimci tarafından takip edilebilir olurdu. Nibiru’yu gözleyen tek bir tane amatör gökbilimci tanıyor musunuz? Sky & Telescope gibi büyük ve popüler gökbilim dergilerinde hiç fotoğraf yada tartışma gördünüz mü? Bir düşünün. Eğer Nibiru var olsaydı kimse saklayamazdı.
NIKOLA TESLA
Ben bu konuyu Einstein'in buzdolabı adlı kitapta okumuştum. Herkese öneririm harika bir yapıt.
işte kitaptaki o bölüm:
NIKOLA TESLA
ONUN YANINDA THOMAS EDISON BİLE APTAL KALIR
İşte size bir ödev:
Ansiklopedilerinizi karıştırıp aşağıdaki soruların yanıtlarım kontrol edin (cevaplar parantez içinde verilmiştir):
1) Radyo'yu kim icat etti? (Marconi)
2) Röntgen makinesini kim icat etti? (Roentgen)
3) Triyot lambayı kim icat etti? (De Forest)
Hazır araştırmaya başlamışken, floresan ampulünü, neon ışıklarını, hız göstergelerini, otomobil kontak sistemini ve radar, elektron mikroskobu ve mikrodalga fırının esaslarını da kimin keşfettiğine bir bakın. Muhtemelen, yirminci yüzyılın başlarında dünyanın en tanınmış bilim insanlarından olan Nikola Tesla'dan bahsedildiğine pek rastlamazsınız. Doğrusu, bugün onun ismini duymuş olan çok az insan vardır. Bunu sağladıkları için Thomas Edison ve General Electric'teki ekibine ne kadar teşekkür etsek azdır.
Tesla, birçoklarınca, dört yüz kilometre mesafeden on bin adet uçağı yok edebilecek ölümcül ışınlardan bahseden tuhaf biri olarak kabul edilmiş ve edilmektedir. Yeryüzünü ikiye bölebileceğini bile iddia etmişti. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında, ses ve görüntülerin hava yoluyla iletilebileceğini iddia etmiş ve Edison'a, DC (Doğru Akım) elektrik sistemini alıp münasip bir yerine sokmasını söylemişti. İncilere karşı olağandışı bir nefreti vardı ve yanında çalışanların herhangi bir şekilde inci takmasını kesinlikle yasaklamıştı. En tuhafı da, yemeden önce yiyeceklerinin hacimlerini hesaplamasıydı.
Bir başka deyişle, Tesla'nın bahsini duymuş olan herkesin onu birinci sınıf bir
kaçık olarak değerlendirmiş olması muhtemeldir. Ama bazı şeyler değişiyor. Hayatının son kısmında ortaya çıkmış bütün olağandışı yönleri bir tarafa, Tesla bu bölümün başında saydığım her şeyin ve çok daha fazlasının mucididir. Ama bundan hiç bahsedilmez. Etrafınıza baktığınızda karşılaşacağınız, modern hayatı modern yapan birçok unsurdan bir şekilde o sorumludur.
Hiç şüphe yok ki, Nikola Tesla, Leonardo da Vinci'den beri yaşamış en büyük dehadır.
Peki kimdi bu deha?
Sırp kökenli olan küçük Nicky Tesla, 1856 yılında, Hırvatistan'ın Smiljan kentinde (o dönemin Avusturya-Macaristan İmparatorluğu sınırlarında) doğmuştu. Olağandışı bir hafızası vardı ve altı dilde konuşmayı öğrenmişti. Avusturya Teknik Üniversitesi'nde dört yıl boyunca matematik, fizik ve mekanik eğitimi aldı.
Ancak Tesla'yı esas önemli yapan, elektrik hakkındaki üstün kavrayışıydı. Elektriğin hala emekleme çağını yaşadığı bir dönemden bahsettiğimizi unutmayın.
+/- Devamı>
Tesla 1884 yılında Amerika'ya ilk geldiğinde, Thomas Edison için çalışmaya başladı. Edison, DC elektrik sistemiyle ilgili ciddi sorunlar yaşıyordu. Tesla'ya, sistemdeki hataları düzeltmesi karşılığında büyük paralar vermeyi vaad etti. Tesla, Edison'u yüz bin dolarlık zarardan kurtardı (bugünkü karşılığı milyonlarca dolar) ama Edison anlaşmanın kendi üstüne düşen kısmını yerine getirmeyi reddetti. Tesla işi bırakınca, Edison'un ekibi onun dehasının gün ışığına çıkmasını engellemek için büyük çabalar sarfetti. Tesla'nın bugün pek tanınmamasının başlıca sebebi budur.
Tesla, elektrik iletimi için daha iyi bir sistem kurdu -bugün hala evlerimizde kullandığımız AÇ (Alternatif Akım) sistemi. AC'nin DC sistemine göre büyük avantajları vardı. Tesla'nın daha gelişmiş modellerini tasarladığı transformatörleri (bunları keşfeden o değildi) kullanarak alternatif akım voltajı artırılabiliyor ve ince teller vasıtasıyla uzak mesafelere aktarılabiliyordu. DC bunu başaramıyordu çünkü her kilometre karede bir elektrik santrali bulunması gerekiyor ve elektrik ancak çok kalın kablolarla iletilebiliyordu.
Elbette, böyle bir akım sisteminin işe yaraması ancak bu sistemle çalışacak araç gereç varsa mümkündü. Bu yüzden, Tesla, evinizdeki hemen her alette kullanılan motorları icad etti. Bu öyle basit bir başarı değildi; on dokuzuncu yüzyıl sonlarında bilim insanları, alternatif akım sistemine uygun motorların yapılamayacağına, dolayısıyla AC'nin kullanımının tam bir vakit kaybı olduğuna kanaat getirmişlerdi. Ne de olsa, bir akım saniyede altmış defa yön değiştirirse, motor ileri geri sallanmaktan hiçbir işe yaramayacaktı. Tesla bu sorunu kısa sürede çözerek aksini ispatladı.
AÇ sistemi kulaktan kulağa yayılmaya başlamıştı ve doğal olarak George Westinghouse'un kulağına da ulaştı.
Tesla, Westinghouse ile imzaladığı anlaşmaya göre, satılan her AÇ kilovatı için iki buçuk dolar kazanacaktı. Tesla, birdenbire, hayalini kurduğu tüm deneyleri yapmasına yetecek paraya sahip olmuştu.
Sanayi onları 'icat etmeden' kırk yıl kadar önce, laboratuvarında flüoresan lambaları kullanmaya başladı. Dünya Fuarları'nda ve benzeri sergilerde, cam tüpleri alıp eriterek, onlarla ünlü bilim insanlarının isimlerini yazdı; bugün her tarafta karşımıza çıkan neon ışıklarının ilk örnekleri. Tesla ayrıca, Niagara Şelaleleri'nde, dünyanın ilk hidroelektrik santralini kurdu. Bütün bunlara ek olarak, arabalar için ilk hız göstergesinin patentini aldı.
Ancak, Edison DC sistemine çok fazla para yatırmıştı ve bu yüzden General Electric, Tesla'nın her yeni keşfini karalamak için elinden geleni yaptı. Edison, sürekli olarak AÇ elektriğinin DC enerjisinden çok daha tehlikeli olduğunu göstermeye çabaladı.
Buna karşılık olarak Tesla da kendi pazarlama kampanyasını yürüttü. Chicago'daki (yirmi bir milyon insanın katıldığı) 1893 Dünya Fuarı'nda, yüksek frekanslı AÇ enerjisini kendi vücudundan geçirerek ampullere iletip, AÇ elektriğinin ne kadar güvenli olduğunu sergiledi. Bu sayede, kalabalığa zararsız elektrik şimşekleri gönderebilir hale geldi. Güzel numara!
Tesla'ya ödenmesi gereken ücret bir milyon doları geçmeye başlayınca, Westinghouse maddi sıkıntılarla karşılaştı. Tesla, anlaşmanın yürürlükte kalması halinde Westinghouse'un ayakta kalamayacağını anlamıştı ve alacaklılarla karşı karşıya gelmeyi de istemiyordu doğrusu. Onun hayali herkesin AÇ elektriğini ucuz fiyatlarla kullanabilmesiydi. Bu yüzden anlaşmayı yırtıp attı! Dünyanın ilk dolar milyarderi olmak yerine, patentlerinin tamamı karşılığında 216 bin dolar aldı.
1898 yılında, Madison Square Garden'da, ilk uzaktan kumandalı maket gemiyi dünyaya tanıttı. Niyeti, bu icadı uzaktan kumandalı, insansız bir torpido olarak pazarlamaktı ama Savaş Bakanlığı buna karşı çıktı. Ama siz bütün uzaktan kumandalı uçaklar, arabalar, tekneler ve televizyonlar için Tesla'ya teşekkür edebilirsiniz.
Tesla'nın en büyük hayali, tüm dünyaya bedava bir enerji kaynağı sağlamaktı. 1900 yılında, J.P. Morgan'ın yatırdığı yüz elli bin dolarlık sermayeyle, New York'un Long Island bölgesinde, 'Kablosuz Yayın Sistemi' adını verdiği kulenin inşaatına başladı. Bu yayın kulesinin amacı, dünyanın telefon ve telgraf ağlarını birleştirmek; hatta görüntülerin, borsa bilgilerinin ve meteoroloji haberlerinin dünyanın her köşesine iletilmesini sağlamaktı. Ne yazık ki, bunun dünyaya bedava enerji sağlamak anlamına geldiğini fark ettiğinde, Morgan projeyi finanse etmekten vazgeçti.
Birçok yoruma göre, ABD hükümeti, Alman casus denizaltıları tarafından yön saptamada bir işaret olarak kullanılmasından endişe ettikleri kuleyi yıktı. Gerçekte ise, Morgan'ın sermayesini geri çekmesinden sonra maddi sıkıntı içine düşen Tesla, borçlarını ödemek için kuleyi düşük fiyata satmıştı.
Tüm dünya onun kaçığın teki olduğunu düşünüyordu. Ne de olsa, ses, görüntü ve elektriğin iletilmesi o dönemlerde duyulmuşşey değildi.
Ancak dünyanın bilmediği şey, Marconi'nin sözde keşfinden on yıl kadar önce, Tesla'nın radyonun temelini oluşturan ilkeleri göstermiş olduğuydu. Hatta, Tesla'nın öldüğü 1943 yılında, Yüksek Mahkeme tarafından, Tesla'nın daha önceki tarifleri sebebiyle Marconi'nin patentlerinin geçersiz sayılmasına karar verildi. Buna rağmen, radyonun mucidi olarak Tesla'nın adı geçmez. (Not:Marconi'nin radyosu ses değil bir sinyal iletiyordu ve Tesla bunu yıllar önce yapmıştı zaten.)
Yaşamının son döneminde, Tesla'nın iddiaları basın tarafından abartılmaya başladı. Tesla, Mars ve Venüs'ten radyo sinyalleri aldığını bildirmişti. Bugün biliyoruz ki o sinyalleri uzak yıldızlardan alıyordu ama o zamanlar evren hakkında çok az şey biliniyordu. Basın da onun 'ahlaksız' iddialarıyla ortalığı ayağa kaldırdı.
Tesla, Manhattan'daki laboratuvarında, elektrikli bir diyapazonun (Titreştirilince ana seslerden birini veren U biçiminde küçük bir çelik araç -ç.n.) içinde dünyayı meydana getirdi. Buharlı bir osilatörün (Radyoda elektrik titreşimleri meydana getiren aygıt -ç.n.) ayağının altındaki zeminle aynı frekansta titremesini sağladı. Eski Memorez reklamlarında Ella Fitzgerald'ın sesiyle bardakları kırması gibi.
Sonuç mu? Çevredeki bütün mahalleleri etkileyen bir deprem! Binalar sallandı, sıvaları döküldü ve pencereleri kırıldı.Tesla, bu prensibin, teoride, Empire State binasını yıkmak veya dünyayı ortadan ikiye bölmek için de kullanılabileceğini iddia etti. Yeryüzünün titreşim frekanslarını, bilim bunları onaylayabilecek düzeye gelmeden neredeyse altmış yıl önce belirlemişti.
Yeryüzünü ikiye ayırmak gibi bir şeyi denemediğini de sanmayın. Yani, bir nevi. 899 yılında, Colorado Springs'teki laboratuvarında, yeryüzüne enerji dalgaları göndermiş ve bunlar da doğal olarak kaynaklarına geri dönmüşlerdi. Aynı ilke bugünün güvenilir sismik deprem istasyonlarının temelidir. Dalgalar geri geldiklerinde, daha fazla elektrik gönderdi.
Sonuç mu? Kayıtlara geçmiş en büyük insan yapımı şimşek: Tam 40 metre! Hala kınlamamış bir rekor! Beraberinde oluşan gök gürültüsü otuz beş kilometre öteden bile duyulmuştu. Laboratuvarın etrafındaki çayırın üzerini tuhaf bir mavi alev kaplamıştı; tıpkı St. Elmo'nun Ateşi gibi. Ne yazık ki, yerel güç şebekesinin teçhizatını havaya uçurmuştu ve bu deneyi bir daha asla tekrarlayamadı.
Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıcında, hükümet umutsuz bir şekilde Alman denizaltılarım tespit edebilmenin yolunu arıyordu, iyi bir yöntem bulması için Thomas Edison görevlendirildi. Tesla, gemilerin tespit edilmesi için enerji dalgalarının kullanılmasını önerdi -yani bugünkü radarların. Edison, Tesla'nın önerisini gülünç olarak niteledi ve dünya bu keşfin yapılması için bir yirmi beş
yıl daha beklemek zorunda kaldı. Yaşam boyu yaratıcılığı için ödülü ne mi oldu? Tesla'dan başka herkese verilen Edison Madalyası! Edison'dan işittiği bütün hakaretlerin üstüne gerçek bir tokat. Daha nice anekdotlar aktarılabilir.
Sektörün kendisini bilim literatüründen dışlama çabası (belli ki çok başarılı olmuşlar) yüzünden yirmi yıl boyunca bir nevi sürgün hayatı yaşadı. Sermayesi olmadığı için deneyemediği teorileri sayısız defterin üzerinde kaldı.
Modern dünyayı icat etmiş olan adam, 7 Ocak 1943 tarihinde, 86 yaşındayken, neredeyse meteliksiz bir halde hayata gözlerini yumdu. Cenazesine iki binin üzerinde insan katıldı.
Tesla, yaşadığı süre boyunca, yüzden fazla patent almıştı. Sürekli beş parasız olmasaydı Edison'un rekorunu da geçe,bilir-di belki. Yaşamının son otuz yıllık kısmında, maddi imkanları patent işlemlerinin çok azını karşılamaya yetti.
Tesla, Edison ve döneminin birçok mucidinden farklı olarak, fikirlerine bilim tarihinde daha önce hiç rastlanmamış özgün bir düşünürdü. Ne yazık ki, dünya onun kadar yaratıcı insanlara hak ettikleri maddi takdiri veremiyor. Sadece bu fikirleri alıp basit, kullanışlı ürünlere çeviren kişileri ödüllendiriyor.
Bugünün bilim adamları hala onun notlarını inceliyor. En başarılı uzmanlarımız onun dünyaya yayılmış teorilerini şimdi anlıyor. Örneğin, tasarladığı döner alanlı türbin motorun, modern araçlarla birleştirildiğinde, bugüne dek üretilmiş en yetkin motorlardan biri olduğu anlaşılıyor. Kriyojenik (Kriyojeni, derin soğutmanın eş anlamlısıdır -ç.n.) sıvılar ve elektrikle yaptığı deneyler, modern süper iletkenlerin temelini sağlamıştır. Bir elektronun düşük yüklü parçalarına işaret eden deneylerden bahsetmiştir; yani, bilim adamlarının 1977 yılında nihayet keşfettikleri, kuarklar! (Fizikte, temel parçacıklardan oluşan bileşen -ç.n.)
İnanılır gibi değil!
Belki tarihin, gerçek bir dehayla karşılaştığında bunu anlayabileceği günler de gelecektir.
Güneş'in 500 katı..
Uzayda, Güneş'ten 500 kat fazla bir kütleye sahip kara delik tespit edildi. Bir bilim dergisinde yayımlanan araştırmada, bu yeni tip kara deliğin "süperkütleye" sahip kara delikler zincirinin "kayıp halkasını" teşkil ettiğinin düşünüldüğü kaydedildi.
Nature dergisinde bugün yayımlanan bir araştırmada, kara deliğin Avrupa Uzay Ajansı'nın uydusu XMM-Newton tarafından tespit edildiği belirtildi. Araştırmada, bu yeni tip kara deliğin "süperkütleye" sahip kara delikler zincirinin "kayıp halkasını" teşkil ettiğinin düşünüldüğü kaydedildi. Kütlesi birkaç milyon Güneş kütlesiyle birkaç milyar Güneş kütlesi arasında değişen süperkütleli kara delikler çoğu galaksinin merkezinde bulunuyor. Araştırmayı yapanlardan ve Toulouse'daki uzay ışınımı araştırmalar merkezinde görevli Fransız astrofizikçi Didier Barret'ye göre, süperkütleli kara deliklerin nasıl oluştuğu bilinmiyor. Barret, "Bir varsayıma göre bu tip kara delikler daha küçük kara deliklerin bir araya gelmesinden de ortaya çıkmış olabilir" diye konuştu.
Araştırmaya göre, HLX-1 adı verilen kara delik Dünya'ya 290 milyon ışık yılı uzaklıkta, ESO 243-49 adlı galaksinin çevresinde bulundu. (1 ışık yılı = 9.500 milyar kilometre). Kara deliğin son derece parlak X ışınları yayan bir kaynak olarak tespit edildiği belirtildi.
Fransız uzay araştırmaları merkezi ve İngiliz Leicester Üniversitesi yayımladıkları
bildiride, HLX-1'in X ışınlarının parlaklığını "olağanüstü" olarak nitelendirdi. Bildiriye göre, parlaklık Güneş'in parlaklığından 260 milyon kat daha fazla. Bilim adamları, maddenin kara deliğe düşerken ısındığını ve yutulmadan evvel X ışınları yaydığını kaydetti.
Uluslararası bilim insanlarından oluşan bir ekip, HLX-1'i, Kasım 2004 ve Kasım 2008 arasında XMM-Newton teleskobuyla yaptığı gözlemler sonucu buldu ve X ışınlarının tek kaynağı olduğunu gösterdi.
Kara delik astrofizikte, çekim alanı her türlü maddi oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisim. Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir. Bu tür nesneler ışık yaymadıklarından kara olarak niteleniyor.
@ Hayattan..
1934 yılında soyadı kanunu çıktı ,
her Türk kendine bir soyadı alacaktı , herkes kendisine soyadını kendisi seçtiği
için insanların bütün gizli aşağılık duyguları ortaya çıktı . Dünyanın en
cimrileri ‘ eli açık ‘ , dünyanın en korkakları ‘ yürekli ‘ , dünyanın en
tembelleri ‘ çalışkan ‘ gibi soyadları aldılar . Bir mektup yazabilecek zamanda
ancak imzasını atabilen bir öğretmenimiz kendisine ‘ çevikel ‘ soyadını almıştı
. Irkçılığın yayıldığı günler olduğundan , özellikle Türklüğü karışık olanlar
ırkçılığı anlatan soyadlarını kapışıyorlardı . Her türlü yağmada hep sona
kaldığım için güzel soyadı yağmasında da sona kaldım . Bana , ortada
böbürlenebileceğim bir soyadı kalmadığından , kendime ‘ nesin ‘ soyadını aldım .
Herkes ‘ nesin ‘ diye çağırdıkça ne olduğumu düşünüp kendime geleyim istedim .
Aziz Nesin
Dünyadan..
Zenginlerin “insan safarisi”
Rusya'da okyanusa açılan lüks gemi şirketleri heyecan arayan zengin müşterilere Somali kıyılarında korsan avı fırsatı sunuyor.
Özel gemiler Somali'deki Cibuti'den Kenya'daki Mombasa'ya seyahat ediyor. Zengin müşteriler günde 5 bin 790 dolar ödeyerek, dünyanın en tehlikeli sularında dev tankerleri ve yolcu gemilerini rehin alan Somalili korsanların saldırısına uğramayı bekliyor.
100 MERMİ 12 DOLARKorsanların saldırısına uğradıkları zaman da, Rus zenginler gemideki el bombaları, makineli tüfekler, roket atarlarla karşılık veriyor. Ekstradan günlük 9 dolar ödeyen müşterilere Kalaşnikof veriliyor. Ekstra 12 dolar ödemeyi kabul ederseniz 100 merminin de sahibi oluyorsunuz. Makineli tüfek ise günlüğü 475 dolara kiralanabiliyor. Gemide, eski özel tim askerlerinden oluşan bir ekip de bulunuyor.
Rus yatçı Vladimir Mironov, "Onlar korsanlardan da beter. Konsanlar en azından rehin aldıkları kişilere karşı dürüst davranıyorlar, bu insanlar ise sadece cinayet
işlemek için para ödüyorlar" diye konuştu.
_______________________________________________________________
İki kaşının ortasına ok
Evinin bahçesinde çiçekleri sulayan kadının iki kaşının ortasına ok saplandı ama kadın mucize eseri ölmedi. Yeni Zelanda'nın West Auckland şehrinde, 42 yaşındaki Adele Curran evinin bahçesindeki çiçekleri sulamak için dışarı çıkmıştı. Aynı anda karşıdaki komşusu kendisine hediye olarak verilen ok ve yayı denemek istiyordu. Kadın, çiçekleri sularken, adam da bahçesindeki bir kırık hoparlöre nişan aldı. Ancak hedefi tutturamayınca, ok karşı bahçedeki kadının iki kaşının arasına saplandı. Olay sonrası kanlar içinde yere yığılan kazazedeye ilk yardımı 10 yaşındaki oğlu yaptı.Komşular hemen hastaneyi arayarak acil yardım istediler.
10 dakika sonra ilk yardım ekibi olay yerine gelmişti. Kadın hastaneye kaldırıldı ve ilk müdahale yapılarak, hayatı kurtarıldı. Doktor 3 santimetre derine saplanan okun bir santimetre daha derine gitmesi halinde beyne saplanarak ölümüne neden olabileceğini açıkladı.
@ Hayattan..
Babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur.
İnsan babası ölünce büyüyor çünkü. Yalnız başına kalıyorsunuz o zaman artık.
Çocukken her şeyi bilen, herkesten güçlü olan babamız; biz büyüdükçe küçülüyor.
Zamanını tamamlamış ve geçmişte kalmış bir yaşlı olarak kendi köşesinden bize bakıyor. Uzakta olsa da, bize dokunamasa da...
Usandıracak kadar ayrıntılı sorularla hayatı öğrendiğimiz, her şeyi bilen babamızın sorularıysa biz büyüdükçe artık bize sıkıcı gelmeye başlıyor.
Müdahale etmese, soru sormasa ne iyi olur dediğimiz zamanlar çok oluyor artık. Biz ondan daha iyi biliyoruz ya her şeyi.
Zaman artık onun zamanı değil ya...
Teknoloji gelişti ya...
Her şey değişti ya...
Oysa ne zaman ki babanızı kaybediyorsunuz, işte o zaman gerçekten büyüyorsunuz.
Çünkü çınarın gölgesi yok artık üzerinizde.
Sizi fark etmediğiniz halde yağmurdan, güneşten koruyormuş meğer o gölge.
Siz de aile kuruyorsunuz, anne baba oluyorsunuz, sizinde gölge yaptığınız ve koruduğunuz birileri oluyor ama o gölgeyi çok arıyorsunuz.
Babanız öldüğünde büyüyorsunuz.
Artık soru soracağınız, öğreneceğiniz, azarını duyacağınız, takdirini alacağınız, akşam eve dönerken yolunu gözleyeceğiniz, korkacağınız bir babanız yoksa; büyüyorsunuz.
Yarınınızdan sorumlu tuttuğunuz, her istediğinizi almak zorunda olan o kişi yoksa artık...
Hep sessiz ağlayan, suskun seven, en zor dönemde bile yıkılmaz görünen, sırtınızı dayadığınız çınar ağacınız yoksa artık...
Büyüyorsunuz o zaman işte.
Savaşın ortasında komutansız kalmaktır, babasız kalmak.
Kaç yaşınızda olursanız olun babanız yaşıyorsa hala çocuksunuzdur.
Rus askerinin gözünden Sarıkamış!
90 bin askerimizin şehit olduğu Sarıkamış Faciası'nın Rus askerler tarafından çekilen görüntüleri ortaya çıktı. Rus askerler tarafından çekilen görüntülerde, şehitler kar üzerinde görülüyor.
Dikkatli bakıldığında askerlerin hiç birinde ayakkabı olmadığı görülüyor. Bazılarında ise üniforma bulunmuyor. Bunun sebebi ise hayatta kalan askerlerin -40 derecede donmamak için şehitlerin kıyafetlerini almaları.
Görüntülerde Hilal-i Ahmer görevlileri şehitleri gömmek için mezarlar kazarken de görülüyor. At atabalarında taşınan şehitler, Rus askerlerin kontrolünde gömülüyor.
Sarıkamış Harekâtı I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Devleti ve Rus Hanedanlığı arasında Sarıkamış'da gerçekleşmiş, sonucu Osmanlı Devleti tarafı için büyük bir başarısızlık ile sonuçlanan bir askerî manevradır.
1877-1878'deki 93 Harbi Osmanlı Devleti'nin mağlubiyeti ile neticelenince Batum savaş tazminatı olarak Rusya'ya verilmişti. Sarıkamış, Kars, Ardahan ve Artvin de Berlin Antlaşması ile Rusya'ya terkedilmişti. 1914 yılında döneminin Başkomutan Vekili olan Enver Paşa, evvelce kaybedilen bu vatan topraklarını geri almak amacıyla 19 Aralık tarihinde Sarıkamış Harekatı planlarını kurmaylarına sundu. Savaşa Osmanlı kuvvetlerinden katılan Doğuyu korumakla görevli Üçüncü Ordu'dur.
22 Aralık 1914-15 Ocak 1915 tarihleri arasında cereyan eden muharebelerde,Türk ordusu düşman cephesinin 30-35 km gerisindeki Sarıkamış'ı ele geçirmeyi ve düşman kuvvetlerini imha etmeyi hedeflemişti.
@ Kanuni Sultan Süleyman
Kanuni Sultan Süleyman'ın Fransuva'ya mektubu;
"... ben ki sultan-üs selatin ve burhan-ül havakıyn tac bahş-i hüsrevan-ı ruy-ı zemin, zıllulah-ı fil-arzeyn akdeniz'in ve rumeli'nin ve anadolu'nun ve karaman'ın ve rum'un ve vilayet- zülkadriye'nin ve diyarbekir'in ve Malum Yapılanma'ın ve azerbaycan'ın ve acem'in ve halep'in ve mısır'ın ve mekke ve medine'nin ve kudüs'ün ve külliyen diyar-ı Arapınve yemen'in ve dahi bir çok memleketlerin ki aba-i kiram ve ecdat-ı izamım emerallahü berahinhüm kuvvet-i kahireleryle fethettikleri ve cenab-ı celalet-meabım dahi tig-ı ateşbar ve şemşir-i zafer-nigarım ile fetheylediğim nice diyarın sultanı ve padişahı sultan beyazıt han oğlu sultan selim han oğlu sultan süleyman han'ım. sen ki fransa vilayetinin kralı françesko'sun. dergah-ı selatin penahıma yarar ademin frankipan ile mektup gönderüp ve bazı ağız haberi dahi ısmarlayup memleketimiz düşman müsteli olup, el'an hapiste olduğunuzu ilam edüp halasınız hususunda bu canipten inayet-ü medet istida eylemişsiniz. her ne ki demiş iseniz benim paye-i serir-i alem-masirime arz olunup tamam malum oldu. imdi padişahlar sınmak ve haspolmak ayıp değildir. gönlünüzü hoş tutup azürde-hatır olmayasınız. öyle olsa bizim aba-ı kiram ve ecdad-ı izamımız nevveallahu merakidühüm daima def-i düşman ve feth-i memalik için seferden hali olmayup biz dahi anların tarikatına salik olup her zaman memleketler ve sa'b ve hasin kaleler fetheyleyüp gece gündüz atımız eyerlenmiş ve kılıcımız kuşanılmıştır. Hak Sübhanahu Teala hayırlar müyesser eyleyüp meşiyyet ve iradatı neye müteallik olmuş ise vücuda gele. baki ahval ve ahbar ne ise mezkur adem'nizden istintak olunup malumunuz ola şöyle bilesiniz"
kaynak: prd. prof. i.h. uzunçarşılı, osmanlı tarihi, 2.,503
Yani:
ben ki sultanlar sultanı, hakanlar hakanı hükümdarlara taç veren allah'ın yeryüzündeki gölgesi akdeniz'in ve karadeniz'in ve rumeli'nin ve anadolu'nun ve karaman'ın ve rum'un ve vilayet- zülkadriye'nin ve diyarbekir'in ve Malum Yapılanma'ın ve azerbaycan'ın ve şam'ın ve halep'in ve mısır'ın ve mekke ve medine'nin ve kudüs'ün ve bütün arap diyarının ve yemen'in ve dahi nice memleketlerin sultanı ve padişahı sultan bayezid han oğlu sultan selim han oğlu sultan süleyman han'ım. sen ki fransa vilayetinin kralı fransuva'sın. hükümdarların sığındığı kapıma elçinizle mektup gönderip, ülkenizi düşman istila edip, şu anda hapiste olduğunuzu bildirip, kurtuluşunuz konusunda bizden yardım talep ediyorsunuz. söylediğiniz her şey dünyayı idare eden tahtımızın ayaklarına arz olunmuştur. her şeyden haberdar oldum. yenilmek ve hapsolunmak hayret edilecek bir şey değildir. gönlünüzü hoş tutup üzülmeyesiniz. böyle bir durumda atalarımız düşmanları mağlup etmek ve ülkeler fethetmek için seferden geri kalmamışlardır. biz de atalarımızın yolundayız ve daima memleketler ve alınmaz kaleler fetheylemekteyiz. gece gündüz daima atımız eyerlenmiş ve kılıcımız belimizde kuşatılmıştır. yüce Allah hayırlara bağışlasın. Allah'ın istediği ne ise olur. bundan başka haberleri gönderdiğiniz adamınızdan öğrenesiniz. böyle biliniz.
Ey gönül ! Gönül ol..
Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:
“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.
Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.
Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”
Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, lginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.
Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.
O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.
O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.
O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.
Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.
Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.
Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.
Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.
Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..
Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.
Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.
Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?
Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?
Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?
Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?
Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?
Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.
Ey gönül, haydi lgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.
Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…
Rapid'e darbe..
Alman mahkemesi dünyanın en popüler içerik barındırma sitelerinden birisi olan ve ülkemiz kullanıcıları tarafından da kullanılan Rapid Share hakkında Almanya Müzik Endütrisi Birliği (GEMA) tarafından açılan dava hakkında kararını verdi. Ocak 2008 tarihinde açılan davada Düsseldorf mahkemesi, siteyi kullanıcılar tarafından yollanan içerik konusunda sorumlu davranması gerektiğine karar vermişti. İkinci dava sonucunda ise Alman mahkemesi sitenin telifli içeriğin dağıtımı konusunda gerekli önlemleri almadığı kararına vardı.
Dava sonucunda herhangi bir başka seçeneği kalmadığı belirtilen Rapid Share'in telifli içeriğin dağıtımı noktasında filtre sistemi kurması ve bunun önüne geçmesi gerekecek. Tabii yenilenecek içerik barındırma sisteminin yaratacağı maliyete ek olarak filtre sistemiyle kullanıcı kaybedeceği ön görülen sitenin nasıl bir yol izleyeceği ise şimdiden merak konusu.
Hikayecik
Bir kuş soğuk bir kış gününde yiyecek bulabilme için kanap çırpıp duruyormuş. Hava o kadar soğukmuş ki minik kuş dayanamayip karın üstüne düşmüş. Kuş çaresizce karın üstünde ölümünü beklerken oradan geçen bir inek kuşun üzerine pislemiş, kuş öylesine sinirlenmiş ki donmamış olsa kalkıp ineği dövecekmiş. Birden bakmışki pisliğin sıcaklığı ile kanatları çözülmüş ve yaşama geri dönmüş öyle sevinçli ötmüş ki, ordan geçen kedi bunun sesini duymuş ve pisliği eşeleyip kuşu çıkarmış. Kuş buna o kadar çok sevinmiş ki tam kediye teşekkür edecekken, kedi onu yemiş. Demek ki neymiş; her üstüne pisleyeni düşmanın sanma, her seni pislikten çıkaranı dostun sanma ve en önemlisi pisliğin içinde mutluysan sesini çıkarma(?)...
Hikayecik..
Saygıdeğer Hakim Bey..
Saygılarımla size açiklama özgürlügümü kullanarak bazi seyleri bildirmek
istiyorum
Umarım bu durumu en kısa zamanda açıklığa kavuşturursunuz..
Su günlerde askerliğe çağırılacağım.
Yasım 24 ve 44 yasında bir dul bayanla evlendim, kendisinin de bir kızı
var 25 yasında. Babam ise bu bahs etmis oldugum kizi ile evlendi.
Böylelikle Babam, karimin kizi ile evlendigi icin damadim olmus oldu.
Bunun üzerine kizim da üvey annem olmus oldu babamla evlendigi icin..
Hanimimin ve benim gecen sene bir oglumuz oldu.
Oglum hanimimin kizinin erkek kardesi oldu, ayni zamanda Babamin da
enistesi. Birde üveyannemin erkek kardesi oldugu icin dayi oldu.
Anliyacaginiz benim oglum benim dayim oldu..
Babamin esi sene sonunda dünyaya bir erkek cocugu getirdi.
O babamin oglu oldugu icin benimde erkek kardesim, vede kizimin oglu
oldugu icin de torunum. Yani beni torunumun erkek kardesiyim. Ayrica bir
Annenin evladinin babasi esi olduguna göre bende Esimin Kizinin babasiyim
vede kizimin erkek cocugunun erkek kardesiyim. Kisacasi kendimin
büyükbabasiyim..
Sayin Savci bey sizden ricam beni Askerlik görevimden azl etmenizdir,
sizde biliyorsunuz ki kanunlarimizda Baba, Ogul ve Torun ayni zamanda
askerlik yapamazlar..
Saygilarimla..
İnternette Tek Fiyat Dönemi...
Türk Telekom Operasyon Başkanı
Celalettin Dinçer, yeni internet paketinin tanıtımı dolayısıyla İstanbul Modern
Sanatlar Müzesi’nde düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada, bugün çok heyecanlı
olduğunu ifade ederek, Türkiye’nin çağdaşlaşma yolunda attığı en önemli
adımlardan birine bugün şahit olacaklarını söyledi.
Türk Telekom olarak
hemen hemen her köye ve mezraya ulaşmış durumda olduklarını belirten Dinçer,
internetin daha da hızlanması için yatırımlarının sürdüğünü ifade ederek,
“Müşterilerimizin yüzde 85’ini aşan bir kesimine 8 Mbps ve üzeri hızları vermeyi
hedefliyoruz” dedi.
Türk Telekom, internette yeni tarifeyi 8 Mbps’ye
kadar 4 GB kotalı 29 lira, 8 Mbps’ye kadar 6 GB kotalı 39 lira ve 8 Mbps’ye
kadar sınırsız 49 lira olarak belirledi.
Kingston'dan dünyanın ilk 128GB'lık USB belleği
Geçen yıl hem AMD hem de Nvidia'dan daha fazla gelir elde ettiği belirtilen Kingston, DataTraveler serisi altında hazırladığı 128GB'lık depolama kapasitesi sunan USB belleğini duyurdu.Kapasitesi açısından dünyada ilk olduğu belirtilen yeni bellek, donanım teknolojilerindeki hızlı ilerleyişin de önemli bir göstergesi. Zira yıllar öncesinde ancak hayal edilebilen 100GB üstü kapasiteleri bugün çakmak cebimizde veya anahtarlığımızda taşıyabilecek duruma gelmiş bulunuyoruz. DataTraveler 200 serisi altında hazırlanan yeni bellek, Windows Vista ile gelen ReadyBoost teknolojisini de destekliyor. İşletim sistemi uyumluluğu da dikkat çeken 128GB kapasiteli USB bellek, Microsoft yazılımlarının yanı sıra Linux ve Mac OS X ile de sorunsuzca çalışabiliyor.
Üretim maliyetleri nedeniyle en azından şimdilik sipariş üzerine hazırlanacağı söylenen 128GB kapasiteli Kingston Data Traveler 200'ün fiyatı ise "Dünya'da ilk defa" ibaresini taşıyan pek çok ürün gibi yüksek zira Amerika pazarı için istenen bedel 546$.







































.jpg)







Antik Mezopotamya uygarlığı Sümerler hakkında “kurgu” eserler yazan Zecharia Sitchin, birçok kitabında (örneğin: 1976 tarihli Onikinci Gezegen) Güneş’in etrafındaki turunu her 3600 yılda bir tamamlayan gezegen Nibiru’dan bahseden Sümer belgelerini keşfedip çevirdiğini iddia ediyor. Bu Sümer mitleri, Anunnaki adını verdikleri bir yabancı uygarlıktan Dünya’yı ziyaret eden “antik astronot” hikayelerini de içermiştir. Daha sonra, kendi kendini psişik ilan eden, uzaylılarla iletişim içinde olduğunu iddia eden Nancy Lieder adlı biri, websayfası Zetatalk’da, Zeta Reticuli adlı yıldızın çevresindeki kurgu bir gezegenin sakinlerinin Dünyalıları yaklaşan bir Gezegen X, yada Nibiru’dan gelen tehlikeye karşı uyarmıştır. Bu felaketin başta 2003 Mayıs’ta geleceğini söylediler, fakat bu tarihte hiçbir şey olmayınca tarihi Aralık 2012’ye kaydırdılar. Bu iki hikayenin birleştirilerek Mayalıların uzun kış gündönümünün biteceği tarih olan 2012, yani sözü geçen tahmini kıyamet ile birleştirilmesi ise aslında oldukça yenidir.