Popular Post

Archive for Kasım 2009

Cüret...

By : Murat PINAR
Zeki Kayahan ÇOŞKUN

İlkokul önlüklerinin siyah olduğu yıllar…
Resmi bir bayram öncesi…
Boynumda kirlenmiş, kaşındıran yakalık…
Belki 23 Nisan… Belki 29 Ekim…
Kim şiir okumak ister dedi İbrahim öğretmen…
Ben diye cüret ettim, dimdik duran işaret parmağımla…
Oysa hiç şiir okumamıştım…
Kimse el kaldırmadı…
Çocuk gözler üzerimde ‘deli misin sen’ der gibi…

Umursamadım…
Seçilen öğrenciler, öğretmenler odasında toplanmış, öğretmenler tarafından teste tabi tutuluyor…
Çalıştık…
Bayram geldi…
Sırası gelen okuyor, çocuk boyundan uzun; okuyanın da, dinleyenin de anlamadığı cümleler bitmiyor…
Ellerim ter içinde…
Gözüm sürekli ezbere okuyacağım şiirin yer aldığı, terden ıslanmış çizgili dosya kağıdında…
Bir prova… Bir prova daha…
Gözlerimi kapayıp hızlıca içimden okuyorum…
Sorun yok…
Adım anons ediliyor…
Şiire başlamadan annemi, babamı görüyorum…
Okuyorum…
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
Düzelir gibi oluyor… Ama devletin kablosu arıza veriyor sürekli…
Sanki ben öttürüyormuşum gibi suçlu hissediyorum kendimi…
Şiir bitiyor…
Alkış başlıyor…
Kalbim, terli ellerimde sanki…
Şiirle savaşmış bir asker yorgunluğu…
Ve her resmi bayramda, aynı durumu hevesle yaşadım ben…

***
Neyi hevesle yapmaya cüret etsem, heyecan cephesinden yeni gelmiş bu halimi hatırlarım…
Sevgiliyle ilk gün mesela…
İlk elini tutma planları…
Bitmeyen iç hesaplar…

- Saçmalama oğlum, öyle pat diye yolda giderken tutulur mu?
- En iyisi, yan yana yürürken eller birbirine değecek kadar yaklaşayım… Değince tutarım…
- Sinema karanlığında mı tutsam?..
Günlerce düşündüğümü bilirim…
Tutamadığım elleri bilirim çok düşünmekten, zaten el olmuşlardır bana bir müddet sonra…
Radyocu olmaya cüret ettiğimde de böyleydi…
Senin işin değil, saçmalama dediler…
Sigortası, yolu, yemeği, ikramiyesi olan işleri yap dediler…
Ama sadece dediler…
Dinlemedim…

1999 yılı, nihayet radyodayım…
Uzun bir staj dönemi…
Sadece yemeği olan bir işim var…

Yaşasın!
Harçlıklarla radyoya gidilen bir dönem…
Aslında iki vasıtayla gitmem gereken yolu, iktisatlı davranıp tek vasıtaya düşürmek için yürüdüğüm uzun yollar…
Yolda aralıksız düşünmeler:
“Radyoculukta yapılmayan ne varsa yapacağım bir gün”…

"Radyoyu sokağa, sokağı radyoya taşıyacağım"...
Geceden sabaha cd değiştirdim…
Bir gün, hadi konuş sıra sende dediler…
Annem, babam radyo başında…
Çalışma arkadaşlarım stüdyo dışında…

Ellerim ter içinde...
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon açık…

Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
İlk kelimelerim cümle olup çıkıyor düğümlenmiş boğazımdan…
Şarkı giriyor sonra…
Gol sonrası futbolcu sevinci gibi halimiz, takım arkadaşlarım bana sarılıyor…

***
Dergiden yazma teklifi aldığımda şaşkındım…
Bir-iki defa yazarsın, zor iş her zaman yazacak konu bulmak dedi heveskıran birkaç kişi…
Önemsemedim…

Yaşamadan bilemezdim…
Rüyalarımda yazılar görüyordum…
Yatak ucunda kurşun kalem ve not defteri…
Yazdım…
Haftalarca… Aylarca… Yıllarca…
Ben daha yazacaktım…

Ve fakat dergi kapandı…
Gazetede devam ettim yazmaya...
***
Kitap yazabilir miyim acaba diye heveslendim yine…
Yazmaya cüret etmiştim bir kere…
Kendin mi alacaksın kitabı diyen “umuda kurşun sıkan” heves katilleri silahlarını doğrulttu yine…

Artık tanıyordum onları…
İlk kitabımı yazdım…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü yeniydim bu işte…
Evet ama 10.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…
Yaşasın!..
Vazgeçmedim…
Çocukluğumdan beri, etrafımda hep aynı şekilde olup bitenler “Türkleri Anlama Kılavuzu” olur muydu?
Rüyamda, kırmızı beyaz çay tabağında duran, dibinde biraz çay kalmış bardak, bardağın üzerinde ters duran çay kaşığı gördüm… İşte kitabın kapağı bu olmalıydı...
Kafasına elma düşmüş Newton’a döndüm…
Uyandım telaşla, kitabın taslağını çıkardım sabaha kadar…
Bu kitap çok okunacaktı…
Kitap korsanlar hariç 400.000 okura ulaştı… En çok okunanlar arasındaydım…
Televizyon programlarına davetler, röportajlar, yazar yerine koyulmalar…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü çok satmıştı kitabım…
Evet ama 400.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…

Yaşasın!..
Çok okunursan iyi yazarsın…

Asla!!!
Onuncu kitabımı yazıyorum…
Taslağını hazırladığım beş kitap daha bekliyor…

Ve seviyorum yazma işinin çırağı olmayı da…
Yazdıkça büyüyorum…
***
Tek kişilik gösteri teklifi aldığımda, en büyük 'acaba' bana aitti…
Bu nasıl bir cüretti?

Bu işin ustalarının yanında çırak olmak bile keyifti…
Oyunu yazdım…
Birden ilk provada buldum kendimi…
Sonra ikincisinde… Üç… Dört… Beeeeeş…

Dört ay sürdü…
Ustalar geldi… "De hadi, çık artık" dediler…
Sen sadece radyoda kal, ne gösterisi diyen de oldu…

“Nasıl eline yüzüne bulaştırdığını görmek için ilk gösterine geliyorum” mesajını yazan da…

Ciddiye almadım…
Ankara’dayım…
İlk gösteri…
Kulis çiçeklerle dolu…
“Efendim viski mi içersiniz, ne hazırlayalım” dendiğinde, mahcup bir şekilde “Su… Sadece su…” dediğimi hatırlarım…
Bilgi geliyor dışarıdan… Tüm biletler tükenmiş… Sandalyelere bilet kesiliyormuş artık…
Daha da heyecanlanıyorum…
Olacak mı acaba?
Işıklar söndü… Çıkışıma saniyeler var…
Çömeldim öylece yere…

Ellerim ter içinde…

Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Alkış, kıyamet… Sahnedeyim…
Üzerime üzerime gülüyor seyirciler…
Müthiş bir keyif…
O zaman anlıyorum neden sahnede ölmek istediklerini üstatların…

Ayakta alkışlanarak gönderiliyorum…

İl il dolaştık...

35 gösteri olmuş…
Yine Ankara’daydım…
Her gösteri sonrası yine aynı sıcaklık…
Bir teyzemiz börek yapıp getirmiş kulise, diğeri gelirken muzlu süt almış, ayranlı çorbayı dönüş yolunda içerim diye getiren de var, kazak ören de, evde yaparsın deyip köy tarhanası veren de… Daha neler neler…
Ben çırağım ama…

Dinleyici, seyirci ve okurlar ustası olmuş halden anlamanın…
Teşekkür ederim…
Heveslerime ortak olan herkese…
Yüreklendiren tüm temiz kalplere…
Yaptığım her işte heyecanımı paylaşanlara…
İzninizle denemek istiyorum dediğimde, tabiî ki deyip gülümseyenlere…
Çok teşekkür ederim…
***
Yıllardır kaçtım televizyon programı yapmaktan…
Samimi bulmadım yap diyenleri…
Korktum…
Hala da korkuyorum…
Şiir okurken de korkuyordum resmi bayramlarda…
Radyoda programa başladığımda da…
Yazabilecek konu bulabilir miyim korkusu da yaşadım…
Kitaplarımı yazarken de korktum anlaşılamayabilirim diye…
Sahneye çıkma korkusu dizlerimi titretmişti…
Ben yine cüret ediyorum yeni bir hevese…
Biliyorum, ellerim terleyecek…
Kalbimi yine duyacağım…
Belki mikrofon da öter…
Etrafta yine üç-beş heveskıran…
Bence olmaz diyen de var… En fazla bir ay sürer diyen de…
Bunlar tahminin yanında, temenni de aynı zaman da…
Her heves başında şöyle bir görünürler, sonra gagalayacak başka umutlar bulurlar kendilerine…
Hayatta başardıkları pek bir şey yoktur…

Başarsızlık kollamaktan, başarmayı denemeyi akıllarına getiremezler…
Her başarısızlık, “ben demiştim” dedirttirecektir onlara, tüm çaba bunun içindir…

Karşındakinin insan olduğunu; başarının da, başarısızlığın da insani bir sonuç olduğunu unutur, başarısızlığı abarttıkça abartırlar…
Duymam ben onları… Mühimsemem… Gülerim bu hallerine de…
Bilmem…
Belki de bir ay bile değil, bir hafta sürer…
Belki de sevmem bu işi, bırakırım…

Ama hatıra olur en fazlasından yıllar sonrasına, bakar bakar gülerim telaşıma, korkuma, bocalayışıma…
Çok sevdiğim bir hikâyedir:
Kurbağalar arasında bir yarış düzenleniyormuş...

Amaç, upuzun bir kulenin tepesine çıkmakmış...

Seyirci kurbağalar ve medya mensuplarından oluşan kurbağalar yarışmacıları seyretmek için toplanmışlar...

Yarış başlamış...

Seyirciler, kurbağalardan hiçbirinin kulenin en tepesine çıkacağına inanmıyormuş...

Ve hep yüksek sesle “vah vah, tüh tüh, hiçbirisi kulenin tepesine çıkamayacak” diyorlarmış...

Kurbağalar birer birer yarışı bırakmaya başlamışlar...

100… 70… 60… 30… 10.. 5… 1…

Sadece ama sadece bir tanesi inatla yarışmaya devam ediyormuş...

Seyirciler biraz şaşkın ama eskisi kadar emin “tüh tüh”lerine devam etmişler…

Kulenin tepesine çıkamayacak, vah yazık...

Sonunda, ısrarla yarışmayı bırakmayan kurbağa, kulenin tepesine çıkmış...
Kendinden emin şekilde aşağı inmiş

Diğer yarışmacılar, seyirciler, medya bu kurbağanın etrafına toplanmış...

Nasıl başardığını öğrenmek istemişler...

Sormuşlar...

Cevap yok...

Daha yüksek sesle sormuşlar “efendim günde kaç saat çalışarak hazırlandınız” yine cevap yok...

Ve anlamışlar ki, kulenin tepesine, en tepesine çıkan bu kurbağa sağırmış...

Cut!..

Zeki Kayahan COŞKUN; yaş sınırı olmaksızın, her kesimden insanın severek, büyük bir ilgiyle takip ettiği; Matrax adlı radyo programını, Skyturk'te her hafta cumartesi günü yayına taşıyarak amaçları doğrultusunda, televizyon dünyasına da giren, kişilik olarak çokça sevdiğim bir isim...

Tag : ,

Hubble'ın Derin Alan Görüntüsü..

By : Murat PINAR

Hubble Ultra Derin Alan, veya HUDF (Hubble Ultra Deep Field) Fornax takımyıldızının küçük bir bölgesinden, Hubble Uzay Teleskopu ile 24 Eylül 2003'den 16 Ocak 2004'e kadar olan bir dönemde toplanan verilerin bir araya getirilmesiyle oluşturulmuş resim.
İnsan gözünün algılayabileceği ve 13 milyar yıl öncesinden gelen ışıkla, evrenden bugüne kadar alınmış en derin resimdir. HUDF yaklaşık 10.000 galaksi içerir. Bu gökyüzü parçasının seçilme nedeni bu bölgede parlak yıldızların seyrek olmasıdır. Bu resimde görülen gökadaların (ayrıca Galaksi) çoğunun yeryüzündeki teleskoplarla kızılötesi dalgaboyunda görülebilmesine rağmen Hubble, görülebilen dalgaboyunda gözlem yapabilecek tek alettir. Bu resim 36.7 yay-dakika kareyi kaplamaktadır. Bu alan bizim için 1 metre uzakta tutulan 1mm2'lik bir kâğıttan daha küçük olmakla beraber gökyüzünün onüç milyonda birinden küçüktür. Bölgenin merkezindeki yıldız USNO-A2.0 0600-01400432'dir.
Hubble Ultra derin Alan çekimi için toplamda Dünya etrafındaki 400 dönüşü esnasında 800 poz çekmiştir ve bu pozların toplam süresi RGB filtreli kamera için 11,3 gün kızılötesi kamera için de 4,5 gündür. Ortalama bir poz süresi 21 dakikadır. Bütün gökyüzünün bu şekilde gözlemlenmesi yaklaşık 1 milyon yıllık bir çalışma gerektirir.


Buraya tıklayarak 69mb büyüklüğündeki daha ayrıntılı resmi görüntüleyebilirsiniz !

Sombrero Galaksisi

Tag : , ,

Kişisel gelişim kitapları..

By : Murat PINAR
"….bu kişisel gelişim sistemi “looser” dedikleri adamlar üzerine kurulu. toplum kaybedenlerle dolu. filmlerde, dizilerde 100’e yakın başarılı adamı, onların arabalarını, düzdükleri mankenleri gösterip dururlar. saatler, pahal cep telefonları, şaraplar, partiler… herkes onlara özenir. tüm bu insanlar genç ve mutludur. seks yaparlar. toplumun geri kalan %99’u ise “kaybedendir”. sıradan işlerde sıradan hayatlar yaşarlar. bu kaybedenler “ben nasıl onlar gibi olabilirim?” koşusuna girerler. işte tam bu noktada onlara nasıl başaracaklarını anlatan sihirli formüller devreye girer. krem sürerek güzelleşeceklerine, kitap okuyarak başaracaklarına inanan insanlara mucizevi seminerler, kitaplar satarlar, 100 adımda zengin olmanın yolu gibi.
etraf o kadar çok güvensiz insanla dolu ki giydikleri markalarla özdeşleşerek güven hissedecek gençler… mutsuzluktan kırılıp “happy meal menu” yiyerek mutluluğa ulaşacağnı zanneden kaybedenler… her şişmanın bir “ab shaper”ı olmalı. o ürünlerde herkes genç ve mutludur. her şey pozitif enerji üzerine kuruludur. oysa kitabı kapattığında dönüp bir bakarsın, hayatın içinde mutluluk olduğu kadar mutsuzluk da var. hamburger menüyü yiyip kolanı içtikten sonra elinde ketçaplı peçeteler, ciddi bir fatura, koşu bisikletleriyle verilemeyecek kalori ve kalp damarlarında biriken doymuş yağ oranlarını göstermezler hiç. hep mutluluk vardır. geçen fark ettim; bir süpermarkette çocuk bezlerinin üzerinde bin bebekten birinin olabileceği kadar güzel bebekler ve yüzbin anneden birinin olabileceği kadar güzel bir güzel genç anneler birbirlerine sarılmış gülüyorlardı. tezgahın alt köşe raflarında yetişkin bezi vardı. onun üzerinde altını bağlamak zorunda kalacağınız, yaşlı bitkin adamın resmi yoktu. her bebeğin girdiği evde bir tane de o yaşlıdan olabilir. sırf şu mahallede üç tane yatalak hasta var hıdır.
numaraları bu işte. filmlerde, kitaplarda, gazetelerde o insanlar yok. bizi de o sisteme sokuyorlar. büyük şehirlerde “kaybedenler” yaratıyorlar. onlar kadar büyük pazar olamaz. en büyük tüketiciler onlardır. hayatından tatmin duyan, kendinden memnun biri çılgınca satın almaz.
türkiye’de ilk defa bu sene antidepresan ilaçların satışı, antibiyotik satışın geçti. her şey kendinden memnun olmayan, başka biri olmak istemen üzerine kurulu. modellediğin adam gibi olmak, onun gibi giyinmek, saçın onun gibi boyatmak, onun gibi içmek ve hep markaları konuşmak.
asıl mutsuz onlar! bak, bir kasırga yaşadılar, herkes birbirinin evini, dükkanını yağmaladı new orleans’ta. durduramadılar, insanları vurdular yağmayı durdurmak için.
bugün bu kasabada öyle bir şey olsa, herkes birbirine yardım eder. biri hastalansa herkes çorba götürür. ya istanbul’da? orası artık onların başkenti. tüm tv’ler istanbul için yayın yapıyor. aslında televizyonların gösterdikleri değil, insanların seyretmek istedikleri korkunç. üç dakikada bir, bir kadına tecavüz edilen bir ülkenin ihraç ettiği yaşam biçimi korkunç. kendi paçanı kurtar, fırtınada komşunun evini yağmala. kocaeli depreminde beline kiriş devrildiği için kıpırdayamayan kadına tecavüz eden bozuk telaffuzlu üç adamı bu sistem yarattı. o itler, karanlıkta, okudukları gazetenin arka sayfasında, sağ üst köşedeki mankeni gördüklerini sandılar; hiç dedelerinin ninelerinin boşlukta uğuldayan “komşun açken, tok yatma!” sesini duymadı o sapıklar, 900’lü hatlardaki kadınların şuh sesini duydular. o kadını hiçbir psikiyatristin sözleri tedavi edemez hıdır. hiçbir gazetecinin lüks lokantalarda ücretsiz yiyip içirdiği, karşılığında anlattığı yemeklerden o kadın artık tat alamaz. evlerin balkonlarındaki porno kanallara çevrili çanak uydu antenleri saldırdı o kadına.
köylünün şehirli olması 120 yıl sürer. süreyi ürün satmak için kısaltmaya kalktığın an orada kalırsın, mutsuz olursun.
…..”
Tag : ,

Bankalardaki tüm hesap numaraları IBAN'a dönüşüyor!

By : Murat PINAR
Türkiyede'ki tüm banka hesap
numaraları Uluslararası Banka Hesap Numarası (IBAN) olarak değişiyor. TCMB
Tebliği gereği yurtdışı transferlerde (SWIFT) kullanılmaya başlanan IBAN,
01.01.2010 tarihinden itibaren tüm yurtiçi transfer işlemlerinde (EFT) de
zorunlu oluyor, havale ve virman işlemlerinde ise dekontlar üzerinde görsel
olarak kullanılmaya başlanıyor.
IBAN kullanılmasının amacı, bankalar ve
diğer finansal kurumlardaki her müşteriye ait hesap numarasının uluslararası
ölçekte tanımlanmasıdır.
Transfer işlemlerinizin aksamadan, hatasız ve
gecikmesiz gerçekleşmesi için en kısa zamanda IBAN numaralarınızı size para
transferi yapacak kişilerle paylaşmanızı ve para transferi gerçekleştireceğiniz
kişilerin IBAN numaralarını temin etmenizi öneriyoruz.

Tag : ,

Google Wave

By : Murat PINAR

Kelime anlamı dalga olan Wave, aslında birden fazla kullanıcının aynı alanda gerçek zamanlı iletişim kurabildikleri, resim ve videoları paylaşabildikleri, dokümanlar üzerinde çalışabildikleri yeni bir platform. Tarayıcı tabanlı bir uygulama olan Google Wave'i dilerseniz Google'ın ilgili sayfasından kullanabileceğiniz gibi, dilerseniz kendi web sitenize de kolaylıkla entegre edebileceksiniz.

Açık kaynak kodla geliştirilen Google Wave, Google Web Toolkit ile hazırlandı. Açık kaynak kodlu olması, Wave üzerinde dilediğiniz gibi değişiklikler yapabilmeniz ve hatta dilerseniz kendi Wave sunucunuzu kurmanıza bile olanak tanıyor. Yeni nesil tüm tarayıcılar ile çalışabilen Wave'in eklenti desteğine de sahip olması son derece ilgi çekici ve bu uygulamanın potansiyelini üst seviyelere çıkarmak anlamında oldukça önemli.

HTML 5 uygulaması olarak geliştirilen Wave, aslında ilk bakışta bir e-posta uygulamasına benziyor. Fakat e-postadan farklı olarak göndericiler arasında gidip gelen mesajlar yerine, mesajlar tek bir noktada toplanıyor ve bu mesajların katılımcıları diledikleri zaman bu iletişime, istedikleri şekilde dahil oluyorlar. E-postadan farklı olarak mesajın tümüne değil, araya girerek sadece bir bölümüne yanıt vermek ve bu yanıt üzerine yeni bir iletişim süreci başlatmak mümkün. Bunlar bir mesaj içinde ayrı konular olarak değerlendiriliyor ve ayrıca takip edilebiliyor.

Devam eden bir mesajlaşmaya yeni bir kişi istendiği anda dahil olabiliyor ve Wave'in "Playback" özelliği sayesinde, görüşmenin başını kaçıran katılımcılar adım adım ona kadar yapılmış tüm eklemeleri ve değişiklikleri takip edebiliyorlar.

Wave'in en heyecan verici özelliklerinden biri ise, e-postanın yanı sıra anında mesajlaşma kavramını da değiştiriyor olması. Hepimiz MSN veya Gtalk'ta karşınızdaki kişinin o anda bir şeyler yazdığını ufak bir bilgi satırından görebildiğimizi biliyoruz. Wave'de ise yazılan her karakter neredeyse anında karşı tarafın ekranında beliriyor. Üstelik yazan kişi daha cümlesini bitirmeden, diğeri yanıt yazmaya başlayabiliyor ve karşılıklı olarak her bir karakter anında görünecek şekilde iletişim devam edebiliyor.

Wave alt yapısı sadece bilgisayarların tarayıcılarında değil, cep telefonlarında da aynı şekilde çalışıyor. Google I/O konferansında tanıtımı yapan Lars Rasmussen bir Android cep telefonu ve iPhone ile Wave'in cep telefonu yeteneklerini de gösterdi. Wave hazır olduğunda cep telefonlarında da hemen hemen aynı şekilde çalışıyor olacak.

Google Wave iletişiminin yanı sıra aynı dalga üzerinde birden fazla kişinin çalışmasına da olanak veriyor. Özellikle iş ve eğitim alanında faydalı olması beklenen bu özellik sayesinde, oluşturulan bir dalga'da tüm davet edilmiş katılımcılar, aynı anda, aynı doküman üzerinde gerekli gördükleri değişiklikleri yapabiliyorlar ve daha güzeli herkesin yaptığı değişiklikler neredeyse anında takip edilebiliyor.

Google Wave'in açık kaynak kodlu olduğundan bahsetmiştik. Bu sayede isteyen herkes aynı alt yapıya sahip kendi Wave sunucularını kurup işletebilirler. Fakat bu kontada devreye Wave'in sağladığı çok önemli bir özellik giriyor; sunucu bağımsız iletişim.

Wave üzerindeki tüm iletişim bilgileri ilgili Wave sunucusunda tutuluyor. Bu yüzden mantık olarak iletişimin de aynı sunuyu kullanan kişiler ile sınırlı olması gerektiği düşünülebilir. Fakat sadece birkaç tıklama ile bir Wave sunucusunda devam eden iletişime, başka Wave sunucularını kullanan kişiler de dahil edilebiliyor. Böylece ortak çalışma konusunda farklı platformların yol açabileceği kısıtlamalar da giderilmiş oluyor.


Tag : , ,

Neurovision

By : Murat PINAR
Göz Tembelliğinde NeurovisionTM
NeurovisionTM(Nörovizyon) göz tembelliğinde etkisi kanıtlanmış FDA onaylı bir tedavi yöntemidir. Tedavi, bilgisayar sistemine yüklenen bir program sayesinde doktor kontrolünde yapılmaktadır. Göz yapısı uygun bulunan 9-55 yaş arasındaki kişilere uygulanan bu tedavi, bilgisayar teknolojisi ile beyine görmeyi yeniden öğretiyor ve bu yöntemle görmede artış sağlanması hedefleniyor.

Kimlere uygulanıyor?
Hastanın tedavi için uygun olup olmadığı ayrıntılı muayene sonucu belirleniyor.
9-55 yaş arası, görme düzeyi %15-20 nin üzerinde olan ve kayma düzeyi 8 prizmanın altında olan hastalar uygun olarak kabul ediliyor.
Kişinin tedaviye cevap verebilmesi için retinasının (gözün arka kısmının) sağlam olması gerekmektedir.

NeurovisionTM Tedavisi Nasıl Uygulanıyor?
Tedaviye uygun olduğu belirlenen hastanın ilk seansı, doktoru tarafından hastanede yapılır.
Tedavi yaklaşık 40 seanstan oluşmakta ve her seans yaklaşık 30-40 dakika sürmektedir.
Hastanede göz doktoru tarafından uygulanan ilk seanstan sonra tedavinin geri kalan kısmını kişi, kendisine verilen bilgisayar programı sayesinde, evde veya uygun ortam yaratılabilirse iş yerinde uygulayabilir. NeurovisionTM uygulamasına başlandıktan 1-2 seans sonra hastanın görüş seviyesi sistem tarafından algılanır ve bu bilgilere göre her seanstan sonra sistem hastaya özel ödev oluşturur. Kişi bu ödevleri uygulamaya başlar. Her kontrolden sonra doktor tarafından sisteme girilen görsel keskinlik ve/veya kontrast duyarlılık bilgileri, kişiye özel tedavi sürecinin gelişiminin görülmesini sağlar.
Tedavinin başarısı için seansların haftada 3 gün (birer gün ara ile), 40’ar dakika olmak üzere düzenli olarak uygulanması gerekmektedir. Hastanın tedavi gelişimini görebilmek için 5’inci, 10’uncu, 20’inci ve 40’ıncı seanslardan hemen sonra doktor kontrolü gereklidir.
Düzenli seanslar ve doktor kontrolleri sayesinde 3 – 4 ay içinde tedaviden sonuç alınabilmektedir.
Tag : ,

Umudun karanlık yüzü

By : Murat PINAR
Ciddi hastalığı olanların umudunu kaybetmesinin, aslında onları daha mutlu yapabildiği bildirildi.


Araştırmacılar, bu tür hastalara umut vermenin onları daha çok depresyona soktuğunu belirtiyor.

Daily Telegraph'taki habere göre, hastalıklarıyla ilgili sürekli iyileşme umudu içinde olanlar, hastalıklarını kabullenip hayatlarını bu şekilde sürdürenlerden daha acınası durumda oluyor.

Michigan Üniversitesi Tıpta Davranış ve Karar Bilimleri Merkezi'nden Peter Ubel, "Umudun kötü bir şey olduğunu söylemiyoruz. Sadece umudun karalık bir yüzü olabileceğini göstermek istiyoruz. Bu durum, insanların hayatlarını ertelemelerine yol açabilir" dedi.

Ubel, "En iyi şartlara ulaşmak için çaba göstermek yerine, 'Şartlarım eninde sonunda değişecek, o vakit şartlarla uğraşmanın anlamı yok' şeklinde düşünebilirler" diye konuştu.

"İyi ki Umutsuzuz" adlı araştırmanın başkanlığını yapan Ubel, kalın bağırsaklarının bir kısmı alınmış bir grup yetişkin üzerinde araştırma yaptı. 71 hastadan 41'ine bağırsaklarını onarmak için ameliyat geçirebilecekleri söylenirken, diğerlerine yapılacak bir şey olmadığı bildirildi.

Karın bölgesinde açılan bir delikle dışkının dışarı çıkmasının sağlandığı bir operasyon geçirdikten sonra bu şekilde yaşamak üzere hastaneden ayrılanların, 6 ay sonra, tamamen iyileşme umudu olanlardan daha mutlu oldukları belirlendi.
Tag : ,

Emzirmenin bebek ve anneye yararları nelerdir?

By : Murat PINAR
Anne sütünün yararları ve emzirmenin önemi saymakla bitmeyeceği her geçen gün yapılan yeni araştırmalarla kanıtlanıyor. Son derecede sağlıklı ve doğal bir yöntem olan emzirmenin anne ve bebeğe birçok fayda sağladığını belirten Amerikan Diyetetik Derneği, emzirmenin teşvik edilmesini ve özendirilmesi gerektiğini açıklayan bir rapor sundu.

Derneğin dergisinde de yayınlanan raporda, emzirmenin, bebeğin ilk 6 aylık döneminde ve 12 aya kadar ek gıdalarla birlikte, en ideal beslenmenin yanında hastalıklardan korumayı sağladığı açıklanıyor. Bunun yanında, emzirmenin bebeğin hastalıklara yakalanması ve ölüm oranı ile annenin hastalık oranının iyileştirilmesinde ve sağlık harcamalarının kontrolüne de yardımcı olma konusunda da önemli bir halk sağlığı stratejise olduğu kaydediliyor. Bebek için en uygun besinleri veren anne sütü, çocukta gelişebilecek akut ve kronik hastalık koşullarını da azaltıyor.

Anne sütünün bebek için diğer faydaları ise şöyle:

- Güçlü bir bağışıklık sistemi oluşturuyor,

- Astım, solunum yolu enfeksiyonları ve gastroenterit (Mide ve ince barsakların mukozasındaki akut ya da kronik yaygın inflamasyon sonucu şiddetli ishal oluşması) riskini azaltıyor,

- Alerji ve intoleransa karşı koruma sağlıyor,

- Emzirmenin yüksek IQ ve okulda daha iyi dereceye sahip olmayla ilişkisi bulundu,

- Obezite, şeker ve kalp hastalığı, yüksek kan basıncı, yüksek kolesterol ve lösemi gibi kronik hastalıkların yanında ani bebek ölümü sendromunu da azaltıyor,

Emzirmenin anneye yararları:

- Bebeğiyle anne arasındaki bağ güçleniyor,

- Artan kalori tüketimiyle anne hamilelik öncesi kilolarına daha çabuk dönüyor,

- Daha iyi kemik yoğunluğu ilerleyen yaşlarda görülen kalça çıkığı riskini azaltıyor,

- Tip 2 şeker hastalığı yanında göğüs ve yumurtalık kanseri riskini azaltıyor,

- Emziren annelerin kendilerine güvenleri ve annelikten aldıkları haz daha fazladır. Böylece de doğum sonrası depresyon riski azalıyor,

- Anne rahminin eski haline dönmesini hızlandırıyor,

- Emziren annelerin doğum sonrası kanama riski önemli ölçüde azalıyor,

- Mama almayarak bütçeye katkı sağlanmasına yardım ediyor.
Tag : ,

Pozitif enerjinin sırrı: İsteyin, hayal edin ve inanın...

By : Murat PINAR
Günlük hayatımızda daha başarılı olmak, sağlığımızı kaybetmemek veya kazanmak, insanlarla iyi ilişkiler içinde olmak, kendimize güvenimizin artması hep içimizdeki pozitif enerjiyi açığa çıkarmayla ilişkilidir.

Şöyle bir düşünün, omuzlarınız ve kollarınız düşük, neredeyse bir adım bile atmak istemiyorsunuz. O gün de o kadar çok yapılacak iş var ki! Aynaya bakıyorsunuz, yavaşça arkaya geriliyorsunuz, derin bir nefes alıyorsunuz. "Biraz canlanmam gerekiyor" diyorsunuz. Omuzlarınız şimdi daha dik. Bakışlarınız daha canlı. İşte bu durumda siz pozitif enerjinizi harekete geçirmiş oluyorsunuz.

İnsanoğlu müthiş bir enerji potansiyeline sahiptir. Eğer kişi bu potansiyeli ortaya çıkarabilse pek çok sorununun üstesinden geldiği gibi daha büyük başarılara da ulaşmış olacaktır. İnsanoğlu doğuştan kendi enerjisini kendisi üreten müthiş bir sisteme sahip kılınmış. Bununla beraber kişinin bu enerjiyi nasıl ve nerede üreteceğini bilmesi için zihinsel bir hazırlığa yani bilişsel ve ruhsal donanıma sahip olması gerekiyor. Enerjinin ortaya çıkarılması kadar yerinde kullanılması da önemlidir. Bazı kişiler son derece enerjiktirler fakat bu enerjiyi uygun yere kanalize edemeyince verimsiz olurlar. Bu durum bir huzursuzluk da meydana getirir. Bu sebeple enerjiyi uygun şekilde kullanma alışkanlığı kazanmak da gerekir.

Hepimiz normalde pek çok işi düşünmeden otomatik olarak yaparız. Bizi buna iten, günlük alışkanlıklarımızdır. Bununla beraber bazı anlar var ki orada kendi irademizi (bilincimizi) kullanmamız ve pozitif enerjimizi açığa çıkarmamız ve daha fazla enerji üretmemiz gerekir. Bu demektir ki varlığımızın üretmeye alışık olduğu miktar o durumun üstesinden gelmemiz için yetmiyor. İnsanoğlu bir yere kadar kendini programlayabilen değiştirebilen de bir varlıktır. Ve biz bu sınırı bilmiyoruz. Bu sebeple yapabildiğimiz ölçüde beynimizi ve duygularımızı daha fazla enerji üretmek için hazırlamamız önemli. Pozitif enerjiyi üretebilmek için şunlar gerekli: Bir şeyi istemek, sonucu hayal edebilmek ve yapabileceğimize inanmak.

POZİTİF ENERJİ BAŞARIYI ARTIRIYOR

Eğitim hayat boyu devam eder. Stres zihinde düşünce bozukluklarına yol açarken eğitimde verimliliği azaltır. Pozitif enerji, hayata olumlu bakan, inanan ve başarmak isteyen, öğrenmek için bir amacı olan kişilerde daha fazladır. Bu da doğal olarak başarıyı getirir.

İş hayatında genelde sosyal, enerjik kişiler daha başarılı oluyorlar. İş bağımlısı kişiler ise geçici bir başarı sağlasa da sağlıkları etkilendiğinden bu başarı bir zaman sonra düşüyor. Pozitif enerjisini kullanan, insanlarla güzel diyalog ve iletişim kuran kişiler daha kararlı bir başarı sağlıyorlar.

Travmalarla daha iyi başa çıkılıyor

Doğal afetler, bazı hastalıklar, ölümler, kazalar, hayatın bir parçasıdır. Bununla beraber kişi yaşama gayesini ve sınırlarını bilerek hayata ne kadar olumlu yaklaşır, olumlu tarafları daha çok görür ve kendine düşeni yapmaya odaklanırsa zorluklarla da o kadar kolay başa çıkabiliyor. Bu durumda travmalardan sonra yaşanan stres bozukluğu ya hiç görülmüyor ya da daha kolay atlatılıyor. Bu gibi durumlarda profesyonel yardım ve tıbbi tedavi gerekse de daha kısa sürede sonuç alınıyor. Kişi pozitif enerjisini ortaya koyarak yani olaylara umutla yaklaşarak ve iyileşeceğine inanarak kanser gibi ciddi hastalıkları da yenebiliyor. Pozitif enerji enfeksiyon hastalıklarının tedavisini de kolaylaştırıyor.

FARİKA TEYMUR ARTIR UZMAN PSİKOLOG
ZAMAN
Tag : , ,

Copyright © Murat PINAR - Modified By - Designed by