Popular Post

Posted by : Murat PINAR 25 Kasım 2009 Çarşamba

Zeki Kayahan ÇOŞKUN

İlkokul önlüklerinin siyah olduğu yıllar…
Resmi bir bayram öncesi…
Boynumda kirlenmiş, kaşındıran yakalık…
Belki 23 Nisan… Belki 29 Ekim…
Kim şiir okumak ister dedi İbrahim öğretmen…
Ben diye cüret ettim, dimdik duran işaret parmağımla…
Oysa hiç şiir okumamıştım…
Kimse el kaldırmadı…
Çocuk gözler üzerimde ‘deli misin sen’ der gibi…

Umursamadım…
Seçilen öğrenciler, öğretmenler odasında toplanmış, öğretmenler tarafından teste tabi tutuluyor…
Çalıştık…
Bayram geldi…
Sırası gelen okuyor, çocuk boyundan uzun; okuyanın da, dinleyenin de anlamadığı cümleler bitmiyor…
Ellerim ter içinde…
Gözüm sürekli ezbere okuyacağım şiirin yer aldığı, terden ıslanmış çizgili dosya kağıdında…
Bir prova… Bir prova daha…
Gözlerimi kapayıp hızlıca içimden okuyorum…
Sorun yok…
Adım anons ediliyor…
Şiire başlamadan annemi, babamı görüyorum…
Okuyorum…
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
Düzelir gibi oluyor… Ama devletin kablosu arıza veriyor sürekli…
Sanki ben öttürüyormuşum gibi suçlu hissediyorum kendimi…
Şiir bitiyor…
Alkış başlıyor…
Kalbim, terli ellerimde sanki…
Şiirle savaşmış bir asker yorgunluğu…
Ve her resmi bayramda, aynı durumu hevesle yaşadım ben…

***
Neyi hevesle yapmaya cüret etsem, heyecan cephesinden yeni gelmiş bu halimi hatırlarım…
Sevgiliyle ilk gün mesela…
İlk elini tutma planları…
Bitmeyen iç hesaplar…

- Saçmalama oğlum, öyle pat diye yolda giderken tutulur mu?
- En iyisi, yan yana yürürken eller birbirine değecek kadar yaklaşayım… Değince tutarım…
- Sinema karanlığında mı tutsam?..
Günlerce düşündüğümü bilirim…
Tutamadığım elleri bilirim çok düşünmekten, zaten el olmuşlardır bana bir müddet sonra…
Radyocu olmaya cüret ettiğimde de böyleydi…
Senin işin değil, saçmalama dediler…
Sigortası, yolu, yemeği, ikramiyesi olan işleri yap dediler…
Ama sadece dediler…
Dinlemedim…

1999 yılı, nihayet radyodayım…
Uzun bir staj dönemi…
Sadece yemeği olan bir işim var…

Yaşasın!
Harçlıklarla radyoya gidilen bir dönem…
Aslında iki vasıtayla gitmem gereken yolu, iktisatlı davranıp tek vasıtaya düşürmek için yürüdüğüm uzun yollar…
Yolda aralıksız düşünmeler:
“Radyoculukta yapılmayan ne varsa yapacağım bir gün”…

"Radyoyu sokağa, sokağı radyoya taşıyacağım"...
Geceden sabaha cd değiştirdim…
Bir gün, hadi konuş sıra sende dediler…
Annem, babam radyo başında…
Çalışma arkadaşlarım stüdyo dışında…

Ellerim ter içinde...
Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Mikrofon açık…

Mikrofon ötüyor… Biri gelip mikrofonu düzeltiyor…
İlk kelimelerim cümle olup çıkıyor düğümlenmiş boğazımdan…
Şarkı giriyor sonra…
Gol sonrası futbolcu sevinci gibi halimiz, takım arkadaşlarım bana sarılıyor…

***
Dergiden yazma teklifi aldığımda şaşkındım…
Bir-iki defa yazarsın, zor iş her zaman yazacak konu bulmak dedi heveskıran birkaç kişi…
Önemsemedim…

Yaşamadan bilemezdim…
Rüyalarımda yazılar görüyordum…
Yatak ucunda kurşun kalem ve not defteri…
Yazdım…
Haftalarca… Aylarca… Yıllarca…
Ben daha yazacaktım…

Ve fakat dergi kapandı…
Gazetede devam ettim yazmaya...
***
Kitap yazabilir miyim acaba diye heveslendim yine…
Yazmaya cüret etmiştim bir kere…
Kendin mi alacaksın kitabı diyen “umuda kurşun sıkan” heves katilleri silahlarını doğrulttu yine…

Artık tanıyordum onları…
İlk kitabımı yazdım…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü yeniydim bu işte…
Evet ama 10.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…
Yaşasın!..
Vazgeçmedim…
Çocukluğumdan beri, etrafımda hep aynı şekilde olup bitenler “Türkleri Anlama Kılavuzu” olur muydu?
Rüyamda, kırmızı beyaz çay tabağında duran, dibinde biraz çay kalmış bardak, bardağın üzerinde ters duran çay kaşığı gördüm… İşte kitabın kapağı bu olmalıydı...
Kafasına elma düşmüş Newton’a döndüm…
Uyandım telaşla, kitabın taslağını çıkardım sabaha kadar…
Bu kitap çok okunacaktı…
Kitap korsanlar hariç 400.000 okura ulaştı… En çok okunanlar arasındaydım…
Televizyon programlarına davetler, röportajlar, yazar yerine koyulmalar…
Dolandırıldım…
Ne de olsa hak ediyordum bunu, çünkü çok satmıştı kitabım…
Evet ama 400.000 tane de olsa kitabım okunmuştu…
Hem bir kitabı sadece bir kişi okumuyordu ki…

Yaşasın!..
Çok okunursan iyi yazarsın…

Asla!!!
Onuncu kitabımı yazıyorum…
Taslağını hazırladığım beş kitap daha bekliyor…

Ve seviyorum yazma işinin çırağı olmayı da…
Yazdıkça büyüyorum…
***
Tek kişilik gösteri teklifi aldığımda, en büyük 'acaba' bana aitti…
Bu nasıl bir cüretti?

Bu işin ustalarının yanında çırak olmak bile keyifti…
Oyunu yazdım…
Birden ilk provada buldum kendimi…
Sonra ikincisinde… Üç… Dört… Beeeeeş…

Dört ay sürdü…
Ustalar geldi… "De hadi, çık artık" dediler…
Sen sadece radyoda kal, ne gösterisi diyen de oldu…

“Nasıl eline yüzüne bulaştırdığını görmek için ilk gösterine geliyorum” mesajını yazan da…

Ciddiye almadım…
Ankara’dayım…
İlk gösteri…
Kulis çiçeklerle dolu…
“Efendim viski mi içersiniz, ne hazırlayalım” dendiğinde, mahcup bir şekilde “Su… Sadece su…” dediğimi hatırlarım…
Bilgi geliyor dışarıdan… Tüm biletler tükenmiş… Sandalyelere bilet kesiliyormuş artık…
Daha da heyecanlanıyorum…
Olacak mı acaba?
Işıklar söndü… Çıkışıma saniyeler var…
Çömeldim öylece yere…

Ellerim ter içinde…

Kalbim… Kulaklarımda duyuyorum atışını…
Alkış, kıyamet… Sahnedeyim…
Üzerime üzerime gülüyor seyirciler…
Müthiş bir keyif…
O zaman anlıyorum neden sahnede ölmek istediklerini üstatların…

Ayakta alkışlanarak gönderiliyorum…

İl il dolaştık...

35 gösteri olmuş…
Yine Ankara’daydım…
Her gösteri sonrası yine aynı sıcaklık…
Bir teyzemiz börek yapıp getirmiş kulise, diğeri gelirken muzlu süt almış, ayranlı çorbayı dönüş yolunda içerim diye getiren de var, kazak ören de, evde yaparsın deyip köy tarhanası veren de… Daha neler neler…
Ben çırağım ama…

Dinleyici, seyirci ve okurlar ustası olmuş halden anlamanın…
Teşekkür ederim…
Heveslerime ortak olan herkese…
Yüreklendiren tüm temiz kalplere…
Yaptığım her işte heyecanımı paylaşanlara…
İzninizle denemek istiyorum dediğimde, tabiî ki deyip gülümseyenlere…
Çok teşekkür ederim…
***
Yıllardır kaçtım televizyon programı yapmaktan…
Samimi bulmadım yap diyenleri…
Korktum…
Hala da korkuyorum…
Şiir okurken de korkuyordum resmi bayramlarda…
Radyoda programa başladığımda da…
Yazabilecek konu bulabilir miyim korkusu da yaşadım…
Kitaplarımı yazarken de korktum anlaşılamayabilirim diye…
Sahneye çıkma korkusu dizlerimi titretmişti…
Ben yine cüret ediyorum yeni bir hevese…
Biliyorum, ellerim terleyecek…
Kalbimi yine duyacağım…
Belki mikrofon da öter…
Etrafta yine üç-beş heveskıran…
Bence olmaz diyen de var… En fazla bir ay sürer diyen de…
Bunlar tahminin yanında, temenni de aynı zaman da…
Her heves başında şöyle bir görünürler, sonra gagalayacak başka umutlar bulurlar kendilerine…
Hayatta başardıkları pek bir şey yoktur…

Başarsızlık kollamaktan, başarmayı denemeyi akıllarına getiremezler…
Her başarısızlık, “ben demiştim” dedirttirecektir onlara, tüm çaba bunun içindir…

Karşındakinin insan olduğunu; başarının da, başarısızlığın da insani bir sonuç olduğunu unutur, başarısızlığı abarttıkça abartırlar…
Duymam ben onları… Mühimsemem… Gülerim bu hallerine de…
Bilmem…
Belki de bir ay bile değil, bir hafta sürer…
Belki de sevmem bu işi, bırakırım…

Ama hatıra olur en fazlasından yıllar sonrasına, bakar bakar gülerim telaşıma, korkuma, bocalayışıma…
Çok sevdiğim bir hikâyedir:
Kurbağalar arasında bir yarış düzenleniyormuş...

Amaç, upuzun bir kulenin tepesine çıkmakmış...

Seyirci kurbağalar ve medya mensuplarından oluşan kurbağalar yarışmacıları seyretmek için toplanmışlar...

Yarış başlamış...

Seyirciler, kurbağalardan hiçbirinin kulenin en tepesine çıkacağına inanmıyormuş...

Ve hep yüksek sesle “vah vah, tüh tüh, hiçbirisi kulenin tepesine çıkamayacak” diyorlarmış...

Kurbağalar birer birer yarışı bırakmaya başlamışlar...

100… 70… 60… 30… 10.. 5… 1…

Sadece ama sadece bir tanesi inatla yarışmaya devam ediyormuş...

Seyirciler biraz şaşkın ama eskisi kadar emin “tüh tüh”lerine devam etmişler…

Kulenin tepesine çıkamayacak, vah yazık...

Sonunda, ısrarla yarışmayı bırakmayan kurbağa, kulenin tepesine çıkmış...
Kendinden emin şekilde aşağı inmiş

Diğer yarışmacılar, seyirciler, medya bu kurbağanın etrafına toplanmış...

Nasıl başardığını öğrenmek istemişler...

Sormuşlar...

Cevap yok...

Daha yüksek sesle sormuşlar “efendim günde kaç saat çalışarak hazırlandınız” yine cevap yok...

Ve anlamışlar ki, kulenin tepesine, en tepesine çıkan bu kurbağa sağırmış...

Cut!..

Zeki Kayahan COŞKUN; yaş sınırı olmaksızın, her kesimden insanın severek, büyük bir ilgiyle takip ettiği; Matrax adlı radyo programını, Skyturk'te her hafta cumartesi günü yayına taşıyarak amaçları doğrultusunda, televizyon dünyasına da giren, kişilik olarak çokça sevdiğim bir isim...

Copyright © Murat PINAR - Modified By - Designed by