Popular Post

Archive for Aralık 2009

Euro 2016 için belirlenen stadlara Demirkol'dan tepki...

By : Murat PINAR
3 Eylül’de yazmış, uyarmaya çalışmıştım. 3 ay geçti hazırlıklar tamamlandı. Lansman yapıldı. Ve akıl almaz şekilde kimsenin umursamadığı ortaya çıktı. Bu ülkenin halkına, yöneticisine, bakanına, başkanına, kimseye dokunmadı. Kimse rahatsız olmadı. Kimse önemsemedi. Aynı gün arayıp sonra da yazısında bahseden Yılmaz Özdil dışında. Ve tabii Diyarbakırlılar...

O gün bu haritada Trabzon da vardı. Bugün Türkiye’nin tek şampiyon şehri, ülkenin tek gerçek futbol şehri, kulübün şehri geçtiği tek vilayet de haritada yok. Onlar da artık Türkiye’nin dışında. Şimdi de Diyarbakırlılar’ın yanına Trabzonlular da eklendi. İki şehir aynı mağduriyeti yaşıyor.

‘Bu adaylığı desteklemiyorum’
Bugün durum şu:

2016 eğer bize verilirse Orta ve Batı Anadolu’ya verilmiş olacak. Doğu ve Güney Doğu’ya değil.

2016 eğer bize verilirse Ege ve Akdeniz’e verilecek, Karadeniz’e değil. Şu haritaya bir baksanıza...

Bu haritayı bir Fransız gazetesi yapsa... Ülkemizi bölüyorlar diye ortalığı yıkarız.

Bu haritayı Yunanlılar yapsa Pontusculuk yapıyorlar der, nota veririz.

Açıkça söyleyeyim. Ben bu adaylığı desteklemiyorum. Birisi bana sorarsa bu organizasyonun alınmaması için elimden geleni de yaparım. Rakibiniz sadece İtalya ve Fransa değil. Ben de rakibinizim.
Bırakalım bu işleri UEFA istemiyor diyebilirler. Yalan... Uymuyor diyebilirler. Bu da yalan. Uymuyorsa da 6 senede o şartlara uyarsın.

Söyleyin, Trabzon’daki otel sayısı Guimares’tekinden daha mı az? Leipzig Diyarbakır’dan daha mı yakın? Sadece uçakla gidiliyor, alternatif yok diyecekler... Japonya’nın Kuzey’indeki adada yer alan Sapporo Stadı’na nasıl gittik?

Amaç ülkeyi harekete geçirmektir
Kore’nin Güneyi’ndeki Jeju Adası’na aynı Dünya Kupası’nda nasıl gidildi?

4 büyük organizasyona gittim. Hepsinde de organizasyon ülkenin her yerine, mümkün olduğunca her yerine yayılmıştı.

En doğudan en batıya, en kuzeyden en güneye kadar... Mümkün olabildiğince her yere. Çünkü zaten esas amaç budur. Ülkeyi top yekün harekete geçirmek. Ama biz toplam toprağın yarısından azına sığmaya çalışıyor, kendimizden kaçıyoruz.

Bu ayıptır. Bu suçtur. Ve buna ses çıkarmayan herkes de bu ayıba, bu suça ortaktır.

Normal bir ülkede Gökçeada’ya stat yapıp orada maç oynatmaya çalışırlar. Sadece Ege aynı zamanda bir Türk denizidir demek için. Ama nerede!

Eğer Diyarbakır ve Trabzon bu organizasyona uygun değilse. Bunu Cumhuriyet’in 86’ıncı yılında gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorsan, hedefin, bu şehirleri 6 sene içinde hazır hale getirecek planlamayı ve çalışmayı yapmak olmalıdır.

Yok hayır böyle bir çabaya girişemem diyorsan da, yapılması gereken şey onları dışarıda bırakmak değil, aday olmamaktır.

Ne zaman uygun olurlar, sen de o zaman aday olursun.

Yoksa! Eğer sen bu adaylığa Diyarbakır’ı almıyorsan, Diyarbakır’la ilgili söyleyecek bir şeyin kalmaz. Ve bu, bu ülkenin kendi kalesine attığı en kritik gol olur.

Benim ülkemin haritası değil
Tekrar ediyorum. Bu harita benim ülkemin haritası değil.

Bunu eğer dert etmiyor ve “ne olacak canım şartlar işte, UEFA öyle istiyor” vs., diyorsanız, ben de size ancak “pes!” derim, “yuh” derim...

Not: Bu yazıyı yazarken gazeteden sevgili editör arkadaşım Levent Kalkan arayıp Fenerbahçe’nin konuyla ilgili bir açıklama yaptığını söyledi. Okudum.... Siz de muhtemelen Fenerbahçe böyle bir açıklama yaptığı için bugün gazetelerde bu konuyla ilgili bol bol haber ve yorum okuyacaksınız.

Kendi adıma şunu söyleyebilirim: İyi ki Fenerbahçe Stadı dışarıda kalmış!

En azından bu sayede, Fenerbahçe isyan edince belki konu tartışılır. Yoksa Trabzon’un, Diyarbakır’ın feryadını duyan olmayacaktı.
Mehmet DEMİRKOL
Tag : ,

Nejat Uygur replik hatırlıyor ama oğullarını hatırlamıyor

By : Murat PINAR
Usta tiyatrocu Nejat Uygur artık hasta... Zihni durmadan ona oyunlar oynuyor. Bugünle 20 yıl önceyi karıştırıyor. Bugüne dek ondan tiyatro dersi alan oğulları Behzat ve Süheyl ise, artık onun sayesinde bir hastaya nasıl bakılacağını öğreniyor. Umutsuzluğa kapıldıkları anlarda, Nejat Uygur bir espri patlatıyor ve moralleri yerine geliyor.....
Nejat Uygur 81 yaşında ve yılların tiyatro sanatçısı artık hastaOğulları Ahmet, Behzat, Süheyl, Süha ve Kemal ise hasta yakını konumunda. Otoriter babaları; bir anda onların çocuğu gibi oldu. Uygur geçmişi hatırlıyor ama bugünle pek bir ilgisi yok. Yedi aydır eski dünyanın içinde yaşıyor. Sol tarafı tutmuyor, zihni gelip gidiyor ama o hala tiyatro projeleri peşinde. Bu hayalleri onun hayatta kalmasını sağlıyor. 11 torunu var; onları bazen çocukları sanıyor. Sürekli eski repliklerini tekrarlıyor. Zar zor konuşuyor ama yıllarca oynadığı oyunlarını, hasta yatağında yeniden canlandırıyor.

EN ZOR OYUNU BU!

Her zaman baskın olan babalarının bir anda çocuklaştığını görmek, Uygurlar için hiç de kolay olmamış. Şimdi Behzat ve Süheyl Uygur, en zor oyunlarını babalarına karşı oynuyor. Babaları her gün onların karşısına başka bir zaman diliminde çıkıyor. Bazen 10 yıl öncesine, bazen de 20 yıl öncesine dönüyor. Onlar da hemen durumu kavrayıp, doğaçlama yapıyor. `Nejat Uygur artık hasta halinin görülmesini istemez` diye düşündükleri için bu konuda aylardır konuşmak istemiyorlar. Bir aile için en zor durumlardan birini yaşıyorlar. Babalarının yaşarken artık eskisi kadar doğru karar veremediğini bilmek, hiç de kolay olmamış onlar için. Bu durumda pek çok aile var. Bir gün annelerinin ya da babalarının çocuk gibi olduğunu görüp, ne yapacaklarını bilemeyen bu ailelere; Süheyl Uygur`un anlattıkları yol gösterecek...

HALA GÜLDÜRÜYOR

* Nejat Uygur, hastalıktan önce nasıl bir babaydı?

Otoriter ama eğlencelidir. Onun gölgesi bile bize yeter. Hastayken bile bizi güldürüyor.

* Şimdi nasıl bir baba?

Daha çok geçmişi hatırlıyor. Bugünle ilgili fazla kayıt yapmıyor. Her şeyi kendi kendine yapan babamın, artık hep yardıma ihtiyacı var.

* Kendisi hastalandığının farkında mı?

Bazen farkında, bazen değil. Yani bazen evini otel zannediyor. Ankara`da turneden döndükten sonra hastalandığı için hala kendini turnede sanıyor.

ZİYARETÇİSİ ÇOK BOL

* Sağlık durumu nasıl?

Sol tarafı yani sol kolu ve bacağı tutmuyor. Allah`a şükür; yemeğini kendi yiyebiliyor. Canı yanmıyor. Elimizden geldiğince ona bakmaya gayret ediyoruz. Bu durum bizim için de çok yeni. İyiye doğru bir gidişat var. Bu, zaman gerektirecek bir hastalık olduğu için elimizden geldiği kadar mücadele ediyoruz. O bizim babamız, birtanemiz. Annem de çocuğu gibi, evladı gibi bakıyor babama. Onu hiç yalnız bırakmıyor. O bakımdan babam gerçekten çok şanslı.

* Aniden gelen hastalık yüzünden, ne yapacağınızı bilemediğiniz oldu mu?

Oldu tabii. Kendinizi çaresiz hissediyorsunuz. Allah kimsenin başına vermesin. Çok zor bir hastalık bu! 5 kardeş nöbetleşe babamın başındayız. Ama hayatımıza aile fertleri gibi artık doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar da girdi. 7-8 aydır, hastanede onlarla birlikte yaşıyoruz.

* Nejat Bey`in hayranları hastaneye geldi mi?

Tabii, çok gelen oldu. Ankara`da Kızılay Meydanı`nda bir simitçi kardeşimiz vardı. O, bizi çok kıskandırmıştı. Babamı ziyarete gitmiş, işini bırakıp. Onun işi çok önemli. Başında duracak, para kazanacak. Çoluğuna çocuğuna ekmek götürecek. O gün simit satmadan, babamı ziyarete gitmiş. Bana, "Ağabey, ben bugün simit satamadım" dedi. O zaman babam çok daha ağır hastaydı. Dolayısıyla ziyaretine çok gelen oldu. Siyasilerimiz de geldi. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, çok yakından ilgilendi babamla.

* Nejat Uygur`u yatağa bağlı görmek zor mu?

Zor ama bunu kırmaya çalışıyoruz. 1 Mayıs`ta babamı aylar sonra Yıldız Parkı`na götürdük. Oralar sakindi. Tekerlekli sandalyeyle parkta oturdu. Bu, gerçekten çok hoşuna gitti. Babamın küçüklük yılları Sarıyer`de geçti. Sarıyer`deki lakabı `Pilot Nejat`tı. Sürekli, "Sarıyer`e gidelim, börek yiyelim" diye tutturup, duruyor. Önümüzdeki günlerde, Behzat`la beraber babamı Sarıyer`de börek yemeğe de götüreceğiz.

AYAĞA KALKAMIYOR

* Babanız yerine karar vermeniz gerektiğinde, `Babam kızar mı?` diye düşünüyor musunuz?

Nejat Uygur kendi kararını kendi veremiyor artık. Ona kalsa turneye çıkacak, oyun oynayacak. Bizim açımızdan onun yerine düşünmek hiç de kolay değil.

* Hastalık Nejat Uygur`u değiştirdi mi?

Fiziken değiştirdi. Yani yerinden kalkamıyor. Şöyle bir kalkmaya çalışıyor ama tabii kalkması mümkün değil. Diğer taraftan tiyatro yapma isteği olarak hiç değişmedi. Hep tiyatro yapmak istiyor. "Yeni bir oyun yapalım; yeni bir proje yapıp, sen, ben ve Behzat oynayalım" diyor. Biz de, "Tabii baba. Sen iyileş, hemen oynarız bu oyunu" diye cevap veriyoruz.
Tag : ,

" VLC Player'ı geliştiren ekip ücretsiz video düzenleme uygulaması hazırlıyor. "

By : Murat PINAR
Dünyaca ünlü ücretsiz video programlarından birisi olan VLC Media Player'ı geliştiren ekip yeni bir video düzenleme uygulaması hazırlıyor. VLMC (VideoLAN Movie Creator) olarak isimlendirilen ve yine ücretsiz olarak dağıtılması beklenen uygulama ile yarı-profesyonel kalitede videoların hazırlanmasına olanak tanıyacak gelişmiş araçların, kullanıcı dostu sade bir ara birimle sunulması hedefleniyor.

MPEG-4, DivX, MP4, AVCHD ve HDV gibi farklı video formatlarına destek vereceği açıklanan VLMC uygulaması aynı zamanda tüm kameralarla uyumlu olacak ve Youtube gibi video paylaşım sitelerindeki videoları destekleyerek düzenlenebilmelerine olanak tanıyacak. 64 farklı ses ve görüntü izini destekleyen gelişmiş timeline yeteneğine sahip olacak uygulama temel efektleri de bünyesinde barındıracak.

Plug-in desteği ile 2D ve 3D geçiş efektlerinin de eklenebileceği VLMC uygulaması, Windows ve Linux için Şubat ayında, Mac sahipleri içinse bir miktar daha sonra kullanıma sunulmuş olacak.
Tag : ,

Renk İsimlerinin Kökeni

By : Murat PINAR
Renklerin sayısız tonu bize sayısız güzellik sunuyor. Gözümüze hitap ettiği gibi ruh hâlimizi de etkiliyor ve kelimeler gibi kendimizi ifade etmemizi sağlıyor. Kırmızı, mavi, yeşil, mor... Hepsi ne çok anlam içeriyor...

Renk: Farsça "renk", "boya", "kan", "utanma" gibi anlamları olan "reng" kelimesi Türkçeye "renk" olarak geçmiştir.

Mavi: Arapça "su" anlamına gelen "mâ"dan "mâî" (su renginde, suyla ilgili olan, suya benzeyen). Türkçeye "mavi" olarak geçti.

Pembe: Farsçada "pamuk" ve "pamuk çiçeği" anlamına gelen "penbe" kelimesinden "pembe" olarak dilimize girmiştir. Pamuk çiçeklerinin başlangıçta açık kızıla çalan renklerinden ismini almıştır.

Yeşil: Türkçedeki "taze", "diri" anlamındaki "yaş"tan "yaşıl-yeşil" dönüşümüyle günümüze gelmiştir. Bitkilerdeki canlılığı anlatmada kullanılırken anlam genişlemesiyle renk ismi olmuştur.

Kırmızı: Arapça "al", "kızıl" anlamına gelen "kırmıs"tan "kırmızı" olarak dilimize girmiştir. Eski Türkçede "kızıl" kullanılmıştır.

Lacivert: Farsçada koyu mavi renkli bir taş için kullanılan "lâciverd" kelimesinden geçmiştir. Eski Farsçada "lâjverd", Sanskritçede de "koyu mavi" anlamında "lajavarta" olarak geçer.

Mor: Farsça "demir pası" anlamındaki "mûr" kelimesinden gelmiştir.

Sarı: Eski Türkçe "sarı boya" anlamındaki "sarığ"dan gelmiştir.

Bej: Fransızcadaki "beige" kelimesinden gelmiştir. Bu ismi koyun yününün renginden almıştır.

Kahverengi: Bildiniz, "kahve"den. :) Farsça "gahvai reng"ten dilimize girmiş. Tembelliğe gelmiş gibi bu da... Kahve ne renk ki?

Gri: Fransızca "açık kül rengi" anlamındaki "gris"ten Türkçeye girmiştir.

Siyah: Farsça "kara" anlamındaki "siyâ"dan gelmiştir.

Beyaz: Arapça "beyâz" kelimesi "süt" anlamındadır. Aklık bildiren nitelemeler için de "beyaz" kullanılmıştır.

Siyah ve beyaz teknik olarak renk olmasa da bahsetmeden duramadım. İki kelime, iki kelimedir.
Hayatınız renk dolu olsun...
Tag : ,

Yazılım Uzmanı Olamayacağınızın 10 Kanıtı !

By : Murat PINAR
Tech Republic’de yazan Justin James 10 maddede neden yazılım uzmanı olamayacağınızı açıklamış. Bakalım neymiş bu 10 madde.

1: Kendi kendine öğrenmek yerine kursları tercih ediyorsunuz

Yazılım Uzmanı ilk işe başladığında gerekli tüm bilgiyi biliyor olduğu varsayılır. Firmanın belirli bir eğitim politikası olsa bile gerçekte firmanın yardımı ile alacağınız eğitimler hiç bir zaman gerçekleşmez. En iyi ihitimalle bir iki kitap almanız için bir ödenek ayrılır. Yönetim ekibinin düşüncesine göre yazılım uzmanı problem çözmeyi bilen akıllı bir kişidir ve bu yüzden de eğitime ihtiyacı yoktur. Öte yandan kurs masrafları karşılanan yazılım uzmanının her zaman firmayı terkedip gitme ihtimali olduğu için firmanın yatırım yapması pek düşünülemez (olsa iyi olurdu tabii ama gerçek hayat bu). Bu durumlar göz önüne alındığında kendi kendinize öğrenebiliyor olmanız gerekir. Eğer bu disiplin sizde yoksa yazılım uzmanı olmayı aklınızdan bile geçirmeyin.

2: Normal çalışma saatlerini seviyorsunuz

Yazılım projelerinin geç bitme olayını herkes bilir. Zamanında biten projeler bile projenin hayatı boyunca çoğu kereler geç kalma durumuna düşmüştür. Eğer 9’dan 5’e bir işte çalışmayı seviyor ve yazılım projelerinin uzun çalışma saatlerine ve gecelemelerine dayanamayacağınızı düşünüyorsanız yazılım uzmanı olmayı aklınızdan çıkarın. Patronunuz, ürünün zamanında müşteriye ulaştırılmasını, sizin oğlunuzun spor müsabakasından yada televizyonda seyretmek istediğiniz programdan daha önemli tutacaktır.

3: Küçük maaş artışlarını kıdem yükselmesine tercih ediyorsunuz

Teknolojik değişmeleri uygulamayan bir firmada çalışmıyorsanız, şimdi bildiğiniz şeyler seneye ya geçersiz yada az ödeyen konuma gelecektir. Bugün gözde olan teknolojiler seneye isimleri bile hatırlanmayan garip teknolojiler olabilir. İşin sırrı hızlı biçimde değişmektir. Yeni teknolojileri hızlı (herkesden önce) öğrenip konu hakkında otorite olmaya bakın. Hiç yeni bir teknoloji öğrenmeden aynı koltukta oturup, maaşınıza gelecek zammın hayat standardınıza yeteceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Ya deneyimlerinizi ilerletip aynı firmada kıdem yükseltmeli yada başka bir firmaya geçerek aldığınız maaşı yükseltmelisiniz.

4: Ekip çalışmasında insan ilişkileriniz pek iyi değil

Yazılım uzmanları her ne kadar a-sosyal insanlar olarak bilinsede bir araya geldiklerinde hararetli konuşmalar yaparlar ve kendileri gibi olan insanlarla hemen kaynaşıp sosyalleşirler. Hangi dükkanda indirim var veya dün akşamki diziden bahsetmedikleri için dışarıdan kulak misafiri olanlara Fransızca gibi gelir ama aslında çok sosyal insanlardır. Ekip içinde çalışamıyor ve iletişimin düşük olduğunu düşünüyorsanız yada ekip arkadaşları ile bağlantı kuramıyorsanız; problem genellikle sizdedir. Aynı deneyimleri yaşamamış kişilerin bağlantı kurmaları beklenemez.

5: Kolayca sinirleniyorsunuz

Yazılım dünyası pek çok engellerle doludur. Belgeler genelde tam değildir, sizden önceki yazılımcı okunmaz bir kod yazmıştır, proje müdürünün anlaşılmaz kuralları vardır, herkesin uyması beklenen... liste daha da uzatılabilir. Sonuç olarak kimse sürekli bela okuyan ve ekrana küfür eden birisi ile aynı çatı altında olmak istemez. Eğer 8 saatlik bir uğraşın sonunda konuyu 10 dakikada çözebileceğinizi görüp deliriyorsanız bu kariyer sizin için değildir.

6: Ekip elemanlarının fikirlerine kapalı iseniz

Yazılım geliştirmede genelde problemlerin birden fazla çözümü vardır her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi. Eğer gelen kritikleri ve diğer çözümleri göz ardı ediyorsanız önemli bir noktayı gözden kaçırıyor olabilirsiniz. Sektörde yani olan ve deneyimleri sizden az olan birinin yapacağı bir tavsiye size pek çok şey kazandırabilir. Tabii bu tavsiyeye önem verip uygularsanız.

7: Detay adamı değilsiniz

Programlama olayı komplex bir olaydır ve dikkat ister. Eğer Conan The Barbarian filminden daha karmaşık bir filmi izlerken kayboluyorsanız yada bir yeni nesil ev kredisi formunu doldururken zorlanıyorsanız yazılım uzmanlığı büyük ihtimalle sizin için değildir. Bazen unutulan bir virgül, başarı ile başarısızlık arasındaki çizgiyi çizer. Eğer bu virgülü arayıp bulacak yapıya ve sinir esnekliğine sahip değilseniz kariyeriniz belli limitler içinde yer alır.

8: Yaptığınız işten onur duymuyorsunuz

Kitaba göre yazılım üretmek ve orta derece ile geçecek bir iş çıkartmak mümkündür. Problem, kitapların sürekli güncelleniyor olmasıdır. Yazılım geliştirmek bir fabrika işi değildir. Fabrikada işler belirli bir prosedüre göre gider ve beyin seviyeniz ne olursa olsun prosedürü uyguladıktan sonra iş ortaya çıkar. Yazılım geliştirme daha çok bilimsel bir iştir ve bağımsız düşünce gerektirir ki bu da yaptığınız işten gurur duymanızı sağlar. Bir işi yanlış yoldan yapıp üretime geçildiğinde ancak yeteri kadar çalışmasını sağlayabilirsiniz fakat göz ardı ettiğiniz o hata problem açmıyor gibi görünsede ileride problem açacaktır. Yazılımcı olarak yaptığınız işin gurur duyulacak bir iş olduğunu düşünmüyorsanız ürettiğiniz ürünün kalitesi düşük olacaktır ve kariyerinizin sürekliliği ile doğru orantılı olacaktır. Siz ayrıldıktan sonra arkanızdan konuşulmasını istemiyorsanız (gerçi ağzınla kuş tutsan arkandan konuşacaklardır) haysiyet ve onurunuzu korumak için yaptığınız işin tam olmasına dikkat edin. En azından sizin içiniz rahat olur.

9: Önce ateş edip sonra soru soran tiplerden misiniz?

Yazılım uzmanı bir parça kod yazmadan önce bir planlama aşaması geçirir ve kod yazmaktan daha fazla zaman planlamaya ayrılır. Eğer kod yazma aracınızı açıp Allah ne verdiyse kod yazmaya başlıyorsanız %100 ihtimalle iki ay sonra yazdığınız kod tamamı ile değişecektir. Konu hakkında düşünen, planlayan yazılım uzmanı ise daha az hata ile daha kısa sürede kod yazacaktır. Çoğu programcıların neden 10 parmak yazamadığının nedeni de budur; işin zor kısmı ne yazacağını bilmektir. Eğer düşünen bir insan değilseniz yazılım uzmanlığı sizin için bir kariyer değildir.

10: “Geek” tipini sevmiyorsunuz

Haklı kimi nedenlerden dolayı, mühendis veya teknik kişilerin yakınında olmaktan hoşlanmıyor olabilirsiniz. Eğer Dilbert gibi bir kişilikten çekiniyorsanız yazılım uzmanlığını düşünmeyin bile. Tabii ki her yazılım uzmanı böyle değil ama sektörün büyük bir çoğunluğunu oluşturuyor ve aralarında haliniz yaman olur.

Çalışma hayatım boyunca çok rastladığım bir insan tipi “bir iş fazla para ödüyor” diye o işe girenler. Daha önce ahçı olan ve iki yazılım kursundan sonra yazılım uzmanı kesilen ve sektörde para kazanan pek çok kişi tanıyorum. Yaptıkları işlerin kalitesi ise yerlerde sürünüyor. Bir kaçının proje ortasında işine son verildiğine de şahit oldum. Tamam yazılım sektörü çok ballı bir sektör ama üzüldüğüm bir konu varsa o da bu kişilerin ürettiği ürünlerin bizim tarafımızdan ileride tamir edilecek olması. İlla yazılım uzmanı olmaya da gerek yok bence. Yazılım sektörünün daha bir çok dalı var ki bu dallarda hakikaten adama ihtiyaç var. Örneğin, yazılım tasarımcısı, iş analisti, sistem destek uzmanı, veri tabanı uzmanlığı, donanım uzmanlığı, test uzmanı vs. liste daha da uzatılabilir. Bu dallarda ki açıklar genelde yazılım uzmanı tarafından kapatılmaya çalışılıyor yada firmalar yazılım uzmanlarından bunu bekliyorlar. Yanlış bir uygulama ve tasarımın ve analizin kalitesini düşürüyor...
Tag : , ,

Ay İle ilgili bilinmeyenler...

By : Murat PINAR
AY’LA ILGILI GARIP OLAYLAR
Yüzyillar içindeki garip olaylar;
* 5 Mart 1587: "Ay´in yüzeyinde bir yildiz görüldü." Yüzlerce insan bu mucizeye sasirdi, isigin sivri uçlari ve boynuzlari vardi. (Harrison 1876 - Lowes 1927)
*12 Kasim 1671: Gökbilimci ve fizikçi Cassini, Ay´in üzerinde küçük beyaz bir bulut gördü.
*18 Mayis 1787: Astronom Halley ve De Louville, Ay yüzeyinde hareketli isiklar gördüler.
* Mart-Nisan 1787: William Herschel, Ay´da parlak noktalar ve dört volkan gördü. Açiklamakta zorluk çekiyordu ve en çok da gördüklerinin hareket etmesine sasirmisti.
* Temmuz 1821: Alman astronom Gruithuisen, Ay yüzeyinde, birden parlayan isik patlamalari gördü. Yanip sönen bu isiklari birkaç kez görmüstü.
* 12 Nisan 1826: Fizikçi Emmett, Ay´daki Krizler Denizi üzerinde, kara bir bulutun hareket ettigini rapor etti. Benzer bir rapor, 1954 yilinda modern astronomlar tarafindan da verilmisti.
* Subat 1877: Isikli bir hat veya çizgi Eudoxus Krateri´nin batisindan dogusuna giderken görüldü. Olay, bir saat sürdü.
* 4 Temmuz 1881: Ay yüzeyinde piramit seklinde isikli iki tümsek belirdi ve bir saat içinde yavas yavas sönerek kayboldu.
* 24 Nisan 1882: Aristotle Bölgesi´nde hareket eden dev gölgeler gözlemlendi.
* 31 Ocak 1915: Yunanca´daki Gamma isaretine benzer 7 beyaz isik görüldü.
* 23 Nisan 1915: Clavius Krateri yaninda dar ve isikli bir çizgi belirdi ve on dakika sonra kayboldu.
* 14 Haziran 1940: Sisli keskin bir çizgi çok net olarak Plato Krateri yaninda görüldü, çevresinde binlerce küçük isik yanip sönüyordu.
* 19 Ekim 1945: Darwin Duvari yaninda üç büyük parlak nokta görüldü; Olay, astronom Moore ve daha birçok astronom tarafindan rapor edildi.
* 24 Mayis 1955: Ay´in güney kutbu bölgesinde, elektriksel parlamalar, bilimci Firsoff tarafindan izlendi.
* 8 Eylül 1955: Taurus Hatti sinirinda iki parlak isik görüldü, bu yer yillar sonra Apollo 17´nin indigi yerdi.
* 21 Haziran 1964: Iki saat süreyle, gözlemci Ross D. tarafindan haraket eden büyük siyah bir gölge izlendi.
* 3 Temmuz 1965: Bir saat on dakika süreyle, Aristarchus Bölgesi´nde nabiz gibi yanip sönen bir isik gözlendi.
* 25 Eylül 1966: Yine Plato Krateri yakininda yanip sönen isiklar gözlendi; bazilarina göre kirmizimsi bir yama gibiydiler; ayni gün Gassendi Bölgesi´nde 30 dakika süreyle kirmizi büyük bir isik belirdi. Bir ay sonra ise, ayni yerde yine yanip sönen kirmizi isiklar vardi.
* 11 Eylül 1967: Insanligin ilk ayak bastigi yer olan Sessizlikler Denizi´nde görülen kara bir bulut sonradan mor renge dönüstü; olayin Montreal´li bir astronomi grubu tarafindan gözlendigi NASA tarafindan açiklandi.
AY’LA ILGILI SASIRTICI GERÇEKLER
Bilimsel gariplikler
1. Ay, dünyadan daha yaslidir, öyleyse kökeni baska bir yerdir, bazi bilim adamlari, Ay taslarinin 20 milyar yillik oldugunu iddia ediyorlar? Yani dünyadan daha eskidir...
NASA, bir Ay kayasinin 5.3 milyar yillik oldugunu saptadi ama bu Günes sistemi öncesine ait bir tarihtir. Önemli bilimciler ve Ay uzmanlari, Ay´dan getirilen elementlerin dünyadakilerden daha eski oldugunu belirlediler ama neden resmen açiklamadilar? 40 Ay tasinin en azindan 7 milyar yillik olduklari belirlendi, bu tarihleme dünyadan ve günesten iki kez daha eskidir. Buna karsin Ay´in yüzey topragi, Ay taslarindan daha eskidir. Farklilik bilinmiyor...
2. Bir grup bilimci Ay´in yildizlararasi bir yerde yapildigi görüsündeler ve dünya tarafindan yakalandigini düsünüyorlar.
3. Bazi bilimciler, Ay´in içinin yogunlugunun yüzeyden farkli oldugu düsüncesindeler? Gerçekten Ay´in içi bos olabilir mi?
4. Ay´in 8 mil üstünde, yüksek dozda radyoaktivite vardir, bu elemental olarak dogal midir?
5. NASA tarafindan 100 millik bir alana yayilmis su buhari saptandi ama Ay´da su olmadigi biliniyor.
Ve digerleri...
1. Ay, hem dünyanin dogal uydusu olamayacak kadar büyük, hem de çok uzaktadir.
2. Ay, olmasi gerekenden çok daha düzgün bir yörüngeye sahiptir.
3. Ay kraterleri çok fazladir ve garip bir biçimde yüzeyseldirler.
4. Ay´in dünyaya bakmayan yüzü çikintili veya kamburdur ve Günes Sistemi´nde onun gibi gezegenine tek yüzünü gösteren bir baska uydu yoktur.
5. Ölçümlemeler,Ay’da çok fazla demir oldugunu gösteriyorlar.
6. Ay´in bilesimi, dünyadan farklidir.
7. Doga kanunlarina aykiri olarak, Ay´da agir metaller yüzeydedir ve Ay´da önceden eriyik olan metaller yoktur.
8. Ay dev bir gong sesi çikarmaktadir ve yörüngede dönerken titresmektedir.
9. Ay, periyodik olarak sarsilmaktadir, bu bize düzenli bir sismik aktiviteyi gösteriyor. Sismik dalgalar sanki tek bir kütleymis gibi tüm yüzeyi dolasabiliyorlar.
10. Dünyadan bakildiginda Ay, bir günes diski gibidir yani tutulmalarda günesi tam olarak kapatir, ne biraz küçük veya büyüktür sanki büyüklügü günesi örtmek için ayarlanmistir.
11. Eger Ay, dünya tarafindan yakalanmissa, bunun sonu gelecek ve Ay yine uzaklasip gidecektir.
12. Normalde Ay´in çizdigi yörünge, dünyanin ekvatoral çemberiyle karsit olmalidir ama Ay garip bir sekilde dünyanin yaptigi gibi, günese bagimli bir yörünge çizer.
13. Her ne kadar Ay volkanlarin ölü olduklari söyleniyorsa da, yüzyillardir Ay´da garip isiklar, parlamalar görülmekte ve hala izlenmektedir.
Tag : ,

Ülkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri

By : Murat PINAR

Son yıllarda 17 Nisan'da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı. Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı. Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir.

Hasanoğlu Köy EnstitüsüKöy Enstitüleri Ne Zaman Kuruldu?

Cumhuriyeti kuran çağdaş aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek, eğitimi köylere indirgemeyi benimsemişlerdir. En büyük eserleri ise Köy Enstitüleri’nin kuruluşu idi. Çok değişik ve çarpıcı bir girişim olan Köy Enstitüleri hareketi belki de dünyaya örnek bir projedir. Ne yazık ki halen önemi yeterince anlaşılamadı. Köy Enstitüleri’nin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti. Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okuryazar oranı neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar. 17 Nisan 1940'da "Köy Enstitüleri" kurulmaya başlanır.

Amaç Neydi?

Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam "birliktelik, katılım, yetki" ve "sorumluluk" eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde "Eğitim, Üretim içindedir" şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.

Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk). İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.

Çağın En İleri Eğitim Modelidir

Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireyler eolayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. Ancak ülkemizi bu duruma getiren soğuk savaş mantığı sahipleri, ülkemizin geleceğe yönelik yetişmiş insan yetiştirme projesini erken fark ettiler ve engelleyebildiler.

Köy Enstitüleri aslında ülkemizin içinde tam algılanmadan, dünyada yankı bulmuştu. Şakir Ezacıbaşı NTV'de yanlanan Kültür ve Kimlik programında 1950'li yıllarda Londra'da toplanan Asyalı öğrenciler konseyi toplantısında konuşan UNESCO başkanının Türkiye'nin, yani Tonguç Hocanın Köy Enstitüleri’nin önemini vurgulayan bir konuşma yaptığını belirtiyor. Toplantıda UNESCO başkanı Birleşmiş Milletler’de Köy Enstitüleri ile ilgili birçok belgenin ve dokümanın olduğunu ve örnek gösterildiğini vurgular. Tabii bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini göreceksiniz. Bu konuda araştırma yapmış bir okurumdan aldığım bir e-posta iletisinde, Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda "Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor" denilmektedir. Ancak Köy Enstitüleri’nin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim, yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz durumda görmek hepimizi rahatsız etmektedir.

14 Nisan 2005 Perşembe günü Prof. Dr. Emre Kongar'ın Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kolu’nun davetlisi olarak 3 saati aşkın süren mükemmel konferansını dinleyince olayın ne denli önemli olduğunu anladım. Sayın Kongar'ın konferansında insanlık tarihinin geçirdiği tarım, sanayi ve bilişim devrimlerinin yanında dünyadaki gelişmelere ve soğuk savaşın ülkemiz üzerindeki etkilerini dinleyince bir kez daha Köy Enstitüleri’nin niçin kapatıldığını daha iyi anladım.

Batı Bu Modelden Neden Korktu?

Hasan Ali Yücel1940'lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücel’in Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki; bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zaptü-rapt altına alınmaya çalışıldı.

Köy Enstitüleri’nin temel espirisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Maalesef ülkemiz o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitüleri’ni okuyunca hayıflanıyoruz, ancak yakalanan fırsatların değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip olduğumuzun farkında değildik. Bugün de farkında olduğumuz inancında değilim.

Köy Enstitüleri’nin Kapatılmasının Bugüne Yansıması Nedir?

O dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu zorlu koşullar ve dış dinamiklerin ülkemiz üzerinde kurdukları psikolojik etkinin sonucu olarak Köy Enstitüleri, soğuk savaşa kurban edilip kısa sürede kapatılarak tarihin raflarına kaldırıldı. Bunu takip eden süreçte ülkenin aydınlık geleceğinin eğitim projesi önce yatılı öğretmen okullarına, sonra yatılı okula, sonra da normal lise eğitimine zamana yayılarak bertaraf edildi. Ülkenin dinamik gençlik sağ sol ayrımı yapmadan anarşinin içine sürüklendi ve üç kez yapılan darbelerle gençlik pasif hale getirildi.
Ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gereken entelektüel kesim devletten yavaş yavaş dışlandı. Bu dönemden sonra da ülkemiz eğitimi kalite yönünden gerilemiş, ülkemiz sürekli borçlu bir duruma gelmiş, kırsaldan kentlere plansız göçler başlamış, devasa kentler etrafında kontrol edilemez büyüklükte varoşlar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bugün yönetilemez ve kontrol edilemez bir duruma gelinmiştir. Ülkenin yetişkin insan kaynaklarını yetiştiren üniversitelerinin özerkliği çok bulunarak kısılmış, neredeyse ileri lise düzeyinde eğitim veren kurumlar durumuna sürüklenerek, bugün hepimizin bildiği tablo ile karşı karşıya gelinmiştir.
Sorumlu yok. Hesap verecek de yok.

Göl Köy Enstitüsü
Bir kez daha vurgulamak gerekirse, bazı detaylarda yapılacak eleştiriler, böyle büyük bir projenin değerini düşürmediği gibi, o günden bugüne, bir daha aynı büyüklükte bir "düşünce" ve "planlamaya" rastlayadığımızı, üzülerek ifade etmek durumundayım. Ancak olumlu tarafından bakarsak, o günün zor koşullarında bunlar başarılabildiğine göre, bugün çok daha fazlasını neden başaramayalım, diye kendi kendime soruyorum.

Köy Enstitüleri Projesi’nin günümüz koşullarına uyarlanmış probleme dayalı öğrenme modalarını başta üniversitelerimiz olmak üzere denemeye ne dersiniz!

Kaynak: Ortaş, İ. (2005). Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi: Köy enstitüleri PiVOLKA, 4(17), 3-5.

Tag : ,

Aurora Nedir?

By : Murat PINAR

Kutup ışıkları, ya da aurora, genellikle kutup bölgelerinde görülen bir gece ışımasıdır. Aurora, gökyüzündeki doğal ışık görüntüleridir. Genelde gece görülen aurora, çıplak gözle de izlenebilir. Kuzey Yarıküredeki aurora görüntüsüne aurora borealis, Güney Yariküre’dekine de aurora australis denir. Auroralar, güneşin dünya atmosferi üzerindeki etkilerinin en belirgin şekilde görülebilenidir.

Çoğu auroralar yüksek kuzey ve güney enlemlerinde görülür. Özellikle yay, bulut ve çizgi şeklinde oluşurlar. Bazıları hareket eder, parlaklaşır ya da aniden yanıp sönerler. Yeşil, auroralarin en yaygın rengidir. Ancak çok yükseklerde olan auroralar kırmızı ya da pembe olabilirler. Çoğu aurora atmosferin 100 ile 1000 km aralığında oluşur. Bazıları atmosfer boyunca binlerce kilometre yatay uzunluğa sahip olabilir.

Aurora görüntüleri, güneşten gelen solar rüzgarlardaki yüklü parçacıkların atmosferle etkileşmesi sonucu oluşur. Bu parçacıklar dünyanın manyetik alanına ulaştığında bazıları kapılır. Bu parçaların çoğu dünyanın manyetik kutuplarına çekilirler. Bu parçacıklar atmosferdeki moleküllere çarpıştıklarında enerji açığa çıkar. Bu enerjinin bir kısmı da auroralar şeklinde salınır.
Auroralar sıklıkla 11 yıllık güneş döngüsünün en yoğun zamanında görülür. Bu dönemde, güneş yüzeyindeki koyu lekeler sayıca artar. Güneşteki şiddetli patlamalar güneş lekeleriyle ilgilidir. Solar patlamalardan çıkan elektronlar ve protonlar, dünya atmosferiyle etkileşir. Bu etkileşim oldukça parlak auroralar yaratır. Bu aynı zamanda dünyanın manyetik alanında güçlü dalgalanmalar meydana getirir; (manyetik fırtına). Bu fırtınalar esnasında auroralar kutup bölgelerinden ekvatora doğru kayar.
Tag : ,

Organ bağışı nereye ve nasıl yapılır ?

By : Murat PINAR
Sağlık Müdürlüklerinde
Hastanelerde
Emniyet Müdürlüklerinde (Ehliyet alımı sırasında)
Organ Nakli yapan Merkezlerde
Organ Nakli ile ilgilenen Vakıf, Dernek... v.s. kuruluşlarda Organ Bağışı işlemi yapılabilir.

HANGİ ORGANLAR BAĞIŞLANABİLİR ?

Sağlıklı her organ bağışlanabilir. Ülkemizde: kalp, akciğer, böbrek, karaciğer ve pankreas gibi organlar; kalp kapağı, gözün kornea tabakası , kas ve kemik iliği gibi dokular başarıyla nakledilebilmektedirler. Bir kişi organlarını bağışlayarak bir çok insana yaşama şansı verebilir.

Organ Bağışında bulunabilmek için; Organ Bağışı Kartını 2 tanık huzurunda doldurup imzalamak yeterlidir.

Organ Bağışı yapanların, bu durumdan ailelerini de haberdar etmeleri daha sonra çıkabilecek problemleri önlemek açısından yararlı olacaktır.

Organ Bağışında bulunan kişilerin Organ Bağış Kartını daima yanında taşıması Organ Bağışı işleminin karışıklık ve gecikme olmaksızın yerine gerilmesini sağlayacaktır.

Kişi Organ Bağışından vaz geçtiği anda Organ Bağış Kartını taşımaktan vaz geçmeli ve bu kararını ailesine bildirmelidir.


ULUSAL ORGAN VE DOKU NAKLİ KOORDİNASYON SİSTEMİ


Ülkemizde Organ ve Doku Nakli hizmetleri, 1979 yılında yürürlüğe giren, 2238 sayılı “Organ ve Doku Alınması, Saklanması ve Nakli hakkında Kanun” ile yürütülmektedir. Ancak, Organ ve Doku Nakli hizmetlerinin yürütülmesine dair yeni yasal düzenlemelere ihtiyaç duyulmuştur. Bu amaçla, “Organ ve Doku Nakli Hizmetleri Yönetmeliği” hazırlanmış ve bu yönetmelik 1 Haziran 2000 tarihinde yürürlüğe girmiştir.

Sağlık Bakanlığının koordinasyonunda ve denetiminde “Ulusal Organ ve Doku Nakli Koordinasyon Sistemi” kurulmuştur.

Ulusal Koordinasyon sisteminin yürütülmesi amacıyla Bakanlığımız Tedavi Hizmetleri genel Müdürlüğüne bağlı olmak üzere; Ankara da Ulusal Organ ve Doku Nakli

Koordinasyon Merkezi (U.K.M.) ile Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Adana ve Kayseri illerinde Bölge Koordinasyon Merkezleri kurulmuştur.

Ülke genelinde herhangi bir hastanede Organ Bağışı gerçekleştiğinde görevli Organ Nakli Koordinatörleri Ulusal Koordinasyon Merkezine bildirmektedir. Bu Merkez, Donörün (verici) Organ ve Dokularının ülke genelinde nakil beklemekte olan hastalardan aciliyet ve organ uyumu kriterlerine göre en uygun hastanın
bulunduğu Organ Nakli Merkezine gönderilmesini sağlamaktadır.
- daha fazla bilgi için -


Tag : ,

... fark var !

By : Murat PINAR
Ben makinacıyım ve yaklaşık 8 senedir özel sektörde çalışıyorum. Belki yaşım bu forumlara uygun değil ama yinede katkı yapmayı seven birisiyim, bir taraflarım hala üniversiteli (şu an ikinci üniv. olarak açıköğretim işletme okuyorum).

Neyse ben size kendi tecrübelerimi anlatayım:

Üniversiteden kastıra kastıra mezun olduk alanım otomotivdi (araç gereç, motor işleri hep merak sardığım işlerdi). Neyse, özel sektöre atıldık ve baktım ki okuduklarım bir işe yaramıyor, teknisyenlerin arıza tesbit hızı, çözümlemeleri benden çok daha hızlı ve isabetli. Ben işin teoriğiyle uğraşırken ( rulman, dişli hesabı, emniyet katsayısı, yatay gerilimler, kaynak teknoljisi, aşınma... vs vs) adam makinayı ayağa kaldırıyor. Bir işe itiraz ettiğimde yerime oturuyorum çünkü çözümlerim pratik değil. Ne oldu zamanla üstüm olan makinacı abilerimden şunu öğrendim: önce pratikte pişeceksin ki adamları yönetibilesin. Yoksa her bir açığında sen rezil olursun. Bunu sakın unutmayın, beceri olarak değil ama bilgi, pratik bilgi olmazsa çalıştırdığın adamları yönlendiremessin veya yanlış yönlendirirsin, bunun sonucunda da yönetemessin. Unutmayın; bir mühendis mühendisliğinden çok yöneticilik yapar. Kimse hayal kurmasın, mühendisi işe almaları onun mühendisliğinden yararlanmak değil , yönetici olma potansiyelinden yararlanmaktır özel sektör için. Göreceksiniz ki; kurum kültürü ve bilgisi zaten sizin mühendisliğinizin çok ötesinde olacak çalıştığınız firmalarda.

Gelelim ; Teknik lise mezununun mühendis olma durumuna:

Bana göre bu durum ; mühendisin pratik bilgiyi kapatmak için geçireceği zamanı azaltacaktır. Teknik lise mezunlarının zeka seviyesi çoğu lise öğrencisinin üzerindedir. Bizim zamanımızda teknik liseye, anadolu tekniğe girmek için ortaokul başarı puanını 5 üzerinden 4,5 un üzerinde kimi okullarda 4.8 in üzerinde istiyorlardı. Şimdiki durumlarını bilmiyorum. Belki bu baraj katsayı uygulamasıyla birlikte aşağı düşmüş olabilir.

Mühendise pratik bilgi her zaman lazım, ya öncesinde bunu tamamlar üniv. ye gider veyada sonrasında 4-5 sene özel sektörde çırak bi staj görür. Tabi normal bir ilerleme olmaz onunkisi, yönetici vasfının getirdiği artılarla bu işi 1-2 senedede yapabilir.

Son olarak şunu söyleyeyim; üniversitelerde okuduğunuz derslerin sizin mühendisliğinize katkısı çok az olacak, asıl okul sizin için özel sektör olacak. Bu boğaziçilisi içinde, itü lüsü içinde böyle... siz kendinizi kişisel gelişim adınada mutlaka geliştirin. Bir ikinci yabancı dil, hitabet gücü, yönetme sanatı gibi konularda kendinizi geliştirin. İş yerine yeni bir mühendis alırken bilgisinden çok; pratik zekasına, kültürüne, yöneticilik vasfına, etkileme başarımına, boyuna posuna, dili kullanmasına bakıyoruz. Çok ilginçtir boylu poslu, iri yarı bir mühendisin iş bulma şansı daha yüksektir. Şaka gibi gelebilir ama bunlar doğal kriterler. Mühendis herşeyden önce iyi bir yöneticidir ve iyi bir yöneticide yönettikleri kadar işi bilmek zorundadır.

Yönettiklerinden daha iyi bilemez ise; himayesinde çalıştırdığı insanları yönetemez, yönlendiremez. Bu ise büyük bir yöneticili zaafıdır. Bilmekten kastım: işin teoriği değildir. İşin pratiğini bileceksin ki, doğru ve ekonomik yönlendiresin.

Benim şu ana kadar ki tecrübem; Teknik lise mezunu bir mühendisin düz liseli bir mühendisten bu bağlamda üstün olduğu yönündedir.
dh_experience
Tag : , ,

Obsesiflik

By : Murat PINAR
Genelde tüm yurdum vatandaşlarında mevcut olan şey. ama daha tıbbi konuşacak olursak:
Belirtileri;
sürekli istenmeyen düşüncelerin, görüntülerin, dürtülerin, kuşkuların ve fikirlerin kişinin zihnini meşgul etmesi. çoğunlukla bu düşüncelerin temizlik, hastalıklar ve mikroplar, güvenlik ve seks ile ilgili olması.
Karşı konulmaz bir şekilde sürekli el yıkamak, saç çekmek, temizlik yapmak, ortalık düzenlemek, kontrol etmek gibi mantığı olmayan davranışları tekrarlamak yada saymak, dua etmek, kelimeleri sessizce tekrar etmek, hesap yapmak gibi zihinsel aktiviteler yapmak....

Bu belirtiler uzayıp gider ve bu tip insanlar, sürekli olarak bu tür endişe ve korkuları kafasından uzaklaştırmaya, umursamamaya yada bastırmaya çalışırken zorunlu olarak yaptığı alışkanlıklar geliştirir. Hastalık kapmaktan korkan bir kadın ellerini günde yüzlerce defa yıkamaya başlar. İş yerinde seks ile ilgili bir lafın ağzından kaçmasından korkan bir adam sayısız defa 100’den geriye saymaya başlayabilir. belirtiler stresli zamanlarda daha da kötüleşir.

Bu psikolojik hastalığa sahip kişiler kontrol edemedikleri ama sürekli tekrar ettikleri alışkanlıklar ve huylar geliştirirler. Çoğu kez bu zararsız ama garip huylar kişinin kafasındaki yoğun karışık duygularını kontrol edebilme ve düzenleme amacı ile başlar. tekrar eden davranışlar ve düşünceler kişi için büyük bir endişe ve mutsuzluk kaynağı olmaya başladığı zaman ve kişinin normal yaşamını belirgin bir şekilde aksatmaya başladığında hastalık ortaya çıkar. Her ne kadar obsesif-kompulsif kişiliğe sahip hastalar sahip oldukları bu düşüncelerin, dürtülerin ve ihtiyaçların hiç bir mantıklı sebebi olmadığını bilseler ve durdurmaya çalışsalar bile kontrolleri olmadığını hissederler...
Tag : ,

2010 Dünya Basketbol Şampiyonası

By : Murat PINAR
2010 FIBA Dünya Şampiyonası kura çekiminde gruplar şu şekilde oluştu;

A Grubu (Kayseri); Arjantin, Sırbistan, Avustralya, Almanya, Angola, Ürdün
B Grubu (İstanbul); ABD, Slovenya, Brezilya, Hırvatistan, İran, Tunus
C Grubu (Ankara); Yunanistan, TÜRKİYE, Porto Riko, Rusya, Çin, Fildişi Sahili
D Grubu (İzmir); İspanya, Fransa, Kanada, Litvanya, Yeni Zelanda, Lübnan

2010 FIBA Dünya Şampiyonası Ankara, İzmir, İstanbul ve Kayseri’de 28 Ağustos - 12 Eylül 2010 tarihleri arasında düzenlenecek.

Grup maçlarını Ankara’da oynayacak A Milli Takımımız, Yunanistan, Porto Riko, Rusya, Çin ve Fildişi Sahili ile C Grubu’nda mücadele edecek.

İlk turda her takım 5 maç yaparken, toplam 60 müsabaka oynanacak. Gruplarda ilk 4 sırada yer alan takımlar Sekizli Final Turu’na yükselecek ve şampiyona elemeli formatta devam edecek.
Tag : ,

Gözlem: "Şehitlerin yüzde 26.8'i Kürt"

By : Murat PINAR
22 Ekim 2008

DOĞUM yerleri Adıyaman, Ağrı, Batman, Bingöl, Bitlis, Diyarbakır, Hakkari, Iğdır, Mardin, Muş, Siirt, Şanlıurfa, Şırnak, Tunceli, Van. Onlar Kürt.

Terörle mücadeleye Türkiye'nin dört bir yanında doğan asker, polis ve köy korucusu katılıyor. Türkiye vatandaşı olarak.

Terörle mücadeleye katılan eden asker, polis ve köy korucularının bir bölümü yukarda sayılan illerde doğuyor. Onlar Kürt ve Türkiye vatandaşı.

Terörle mücadele sırasında hayatlarını kaybediyor. Yukarda sayılan illerde doğan asker, polis ve köy korucusu, doğum yerleri dikkate alındığında, doğum yerleri üzerinden kimliklerine gidildiğinde, ortaya çarpıcı bir sonuç çıkıyor.

Şehit düşen asker, polis ve köy korucusu arasında 2 bin 800'ü bu illerde doğuyor. Onlar Kürt. Onlar terörle mücadelede şehit düşüyor.

O şehitler Kürt.

ÜMİT ÖZDAĞ ARAŞTIRMASI

PKK'nın iddiasını ve amacını yerle bir eden bir gözlem bu. Bir araştırmanın sonucu.

PKK'nın maskesini düşüren çalışma Prof. Dr. Ümit Özdağ'a ait. Uzun süredir PKK, terör, Kuzey Irak ve istihbarat konularında çarpıcı kitaplar yazan Ümit Özdağ, son olarak ilginç gözlemlerde bulunuyor.

Prof. Özdağ terörle mücadele şehit düşenlerin kimliklerini araştırıyor. Ve hepimizin yeniden düşünmesini, siyasal denklemlerin yeniden yazılmasını gerektiren bir sonuca varıyor.

Terörle mücadelede şehit düşenlerin yüzde 26.8'i Kürt.

Müthiş bir oran. Bu yüksek oranın pek çok tercümesi var. İlk tercümesi şu.

PKK'ya karşı sadece Türkler değil, aynı zamanda Kürtler de savaşıyor. Ve ölüyor. Ve ölenlerin sayısı hiç de az değil.

Bu oran, bu bulgu, Türkiye'deki Türk-Kürt ayrışmasına çok başka bir bakış açısı getiriyor.

Kürt çocuklarının bir bölümü dağa çıkarken, bir bölümü askere, polise yazılıyor. Ve onlar birbirlerine karşı savaşıyor. Belki de, iki kardeş, iki akraba, iki arkadaş.

PKK işte burada zayıflıyor. Kentleri burada yakmaya çalışıyor. Terörü bu nedenle daha da azgınlaştırıyor. Korkuyu bu nedenle yaygınlaştırıyor.

MERSİN-SİVEREK HATTI

Araştırmanın bir başka tercümesi şu. Bunu destekleyen farklı unsurlarla birlikte. İki dikkat çeken anektod.

Kürt karı, koca. Kürt erkek evde ROJ TV'yi izliyor. Kürt kadın evde, Kürt kocasına itiraz ediyor:

"Kapat şu PKK'nın televizyonunu."

Siverek doğumlu bir Kürt vatandaş uzun süredir Mersin'de seracılıkla uğraşıyor. Siverek'e gelip giderken, bir şey fark ediyor. Siverek'te seracılık daha çok para getiriyor. On yıl sonra, Mersin'den Siverek'e dönüyor.

Hayatın normalleşmesi. Ülkeyle bütünleşme. Asimilasyon değil, bütünleşme.

İdrara bakarak karakter tahlili yapmıyorum. İki örnekten yola çıkarak, Kürtlerin hayatın normale dönmesini istemeleri ve ülkeyle bütünleşme arzuları gibi bir tez değil. Bunu destekleyen pek çok örnek ve olgu var.

RAFA KALDIRMAK DEĞİL

Kürt vatandaşların bütünleşme ve normalleşme istekleri PKK'yı çılgına çeviriyor. Onun için bu kadar saldırıyor. Onun için kentlerde terör estiriyor, kendi yandaşlarını ayaklandırıyor.

Prof. Özdağ'ın görüşüne göre, nihai bir bulgu var:

Devlette, PKK ile mücadele zor biter, gibi yanlış bir psikoloji var. Oysa, teröre rağmen, hayatın normalleşmesini isteyen, ülkeyle bütünleşmek isteyen ve hatta ülkeleri için şehit düşen Kürtler varken, PKK adım adım sona yaklaşıyor.

Mesele bunu görüp, ona göre politikalar üretmek.

1999'da Apo yakalanıyor, terörü kökünden kazımak için iki yüze yakın önlem belirleniyor. Sonra hepsi rafa kaldırılıyor. Öyle değil.
Tag : , ,

Göz tansiyonu, körlük sebeplerinin başında geliyor

By : Murat PINAR
Glokom, dünyadaki en önemli önlenebilir körlük sebeplerinden biri. Halk arasında 'karasu hastalığı' ya da 'göz tansiyonu' olarak da bilinen glokom, dünyada milyonlarca insanı etkileyen yaygın bir göz hastalığı.



Hisar Intercontinental Hospital Göz Hastalıkları Uzmanı Op. Dr. Faruk Eroğlu, glokomda görme kaybı oluştuktan sonra geri dönüş olmadığından hastalığın erken teşhisinin çok önemli olduğunu söyledi.



"Glokom, gözün sinsi düşmanı olarak isimlendirilir. Çünkü hastaların çoğunda hastalık hiç belirti göstermez." diyen Eroğlu, 40 yaşından sonra düzenli kontrollerin yapılması gerektiğini belirtti. 45 yaşın üstündekiler, ailesinde glokom olanlar, şeker hastalığı, miyopisi olanlar, uzun süreli kortizonlu hap ya da damla kullananlar ve ağır göz yaralanması bulunanlar risk altında. Faruk Eroğlu, göz tansiyonunu düşürmek amacı ile en sık kullanılan yöntemin ilaç tedavisi olduğunu aktardı.


FIFA 2010 Dünya Kupası'nda bazı maçlar 3D yayınlanacak

By : Murat PINAR
Futbolseverlerin dört yıllık heyecanlı bekleyişi nihayet sona eriyor. Önümüzdeki yaz dönemi ile birlikte Güney Afrika'nın sıcak ikliminde gerçekleştirilecek 2010 dünya kupası, futbolseverlerin yanı sıra teknoloji tutkunları için de heyecan verici gelişmelere sahne olabilir. FIFA ve Sony arasında yapılan yeni bir anlaşmaya göre turnuva kapsamında gerçekleştirilecek maçların 25 kadarı 3D olarak yayınlanacak.

3D HDTV sahiplerine farklı bir deneyim yaşatacak bu uygulama ile Güney Afrika'ya gidemeyenlere ev rahatlığında, daha gelişmiş görsel deneyim yaşatılması ve heyecan seviyesinin bir adım daha yukarı çıkartılması amaçlanıyor. Sony sözcüsü ve tepe yöneticisi Sir Howard Stringer açıklamasında Sony'nin ileri 3D teknolojisi ile 3D izleyicilerin stadyumun içerisindeymiş gibi hissedeceklerine dikkat çekti.

2010 Dünya Kupası maçlarıyla birlikte, turnuva sonrasında etkinlikle ilgili 3D film hazırlanması da planlanıyor.
Tag : ,

6. takım için atak!

By : Murat PINAR
Fenerbahçe ve Galatasaray'ın gruplarını lider tamamlayarak bir üst tura çıkmaları 2011-2012 sezonunda Avrupa'da 6 takımla temsil edilme ihtimalimizi güçlendirdi.

Avrupa Ligi’nde 8 galibiyet ve 3 beraberlikle 14 kulüp puanı toplayan G.Saray’la 6 galibiyet ve 2 beraberlikle 11 puan elde eden F.Bahçe, Türkiye’nin bu yılki ülke puanını toplamda 34’e yükselttiler. Avrupa’da 5 takımla temsil edildiğimiz için de Türkiye’nin katsayısı şu anda 6,800 olarak oluştu. Halen 2009-2010 sezonunun en iyi sekizinci ülke performansını gösteren Türkiye, genel sıralamada da 33,650 puanla 11’inci durumda. Ancak 9’uncu Hollanda (34,713) ve 10’uncu Portekiz’le (33,962) farkı çok azalttığımız için önümüzdeki turlarda 9’uncu sıraya çıkmamız mümkün. Özellikle de 6’ncı maç günü sonunda Beşiktaş grubunu üçüncü sırada tamamlar, Heerenveen, Twente, AZ Alkmaar ve Nacional veda ederlerse, işimiz bir derece kolaylaşacak.

Türkiye sezonu Hollanda ve Portekiz’in üstünde 9’uncu sırada tamamlarsa 2011-2012 sezonunda Ş.Ligi gruplarına 1, elemelerine 1, Avrupa Ligi elemelerine de 4 takım gönderecek.
Tag : ,

Universal Blu-ray/DVD kombo disk formatını duyurmaya hazırlanıyor

By : Murat PINAR

Dünya sinema endüstrisinin önde gelen stüdyolarından Universal, çift formatlı yeni diskini duyurmaya hazırlanıyor. Hatırlanacağı üzere Blu-ray - HD-DVD savaşının yaşandığı dönemde çift formatlı melez diskler gündeme gelmiş ancak stüdyonların ilgi göstermemsi nedeniyle pekte popüler olamamışlardı.

Universal Studios Home Entertainment ise yaptığı açıklamasında filmleri bir yüzü DVD diğer yüzü ise Blu-ray olan çift katmanlı yeni disk formatında sunacağını açıkladı. Hem Blu-ray hem de DVD sürücülerde çalışabilen yeni disk formatı mevcut DVD kullanıcılarını koruduğu gibi geleceğe dönük kullanım olanağı da tanıyacak.

Sahip olduğu avantajların yanında yeni disk formatı için endişe duyulan nokta ise maliyetler zira şu an için herhangi bir fiyat açıklaması yapılmasa da maliyetlerin herhangi bir Blu-ray filmden daha ucuz olması beklenmiyor. Yeni disk formatı 19 Ocak'ta Bourne Identity serisi ile birlikte endüstrinin beğenisine sunulacak

Tag : ,

Google'dan DNS hizmeti

By : Murat PINAR
Google Public DNS ücretsiz herkese açık, kullandığınız DNS hizmeti sağlayacısına alternatif olarak kullanabileceğiniz bir Alan Adı Sistemi çözme hizmetidir.

Denemek için:
Ağ bağdaştırıcısı TCP/IP ayarlarında DNS sunucusu olarak 8.8.8.8 ve 8.8.4.4 girin.

Bu IP adreslerini kullandığınızda bilgisayarınızda Internet bağlantısı gerçekleştiren programlar Google'ın isim çözücü sunucularını kullanır.

DNS nedir?
DNS protokolü internet altyapısında önemli bir parçadır, Internet'in telefon defteri gibi çalışır: Bir web sitesini ziyaret etmeye kalktığınızda bilgisayarınız DNS sorgusu yapar. Bazı karmaşık sayfalar yüklenirken birden fazla DNS sorgusu gerektirebilir, bu yüzden bilgisayarınız bir günde yüzlerce DNS sorgusu yapıyor olabilir.

Neden Google DNS denemeliyim?
Web gezintinizi hızlandırır
Güvenliğinizi artırır
İstediğiniz sonuçlara hiçbir yönlendirme olmadan erişirsiniz

Tag : ,

Bakış Açısı: "Önce Müslüman Halka Din Hürriyeti Ver, Ondan Sonra Misyonerlere ve Kil..."

By : Murat PINAR
GEÇENLERDE, Diyanet"ten sorumlu devlet bakanı "Ülkemizde elbette kilise açılacak, yeni kiliseler yapılacak, eskileri restore edilecek, misyonerler faaliyette bulunacaktır" mealinde talihsiz bir beyanda bulundu.

Türkiye"nin Müslüman halkına İngiltere"de ve laik Fransa"da olduğu gibi tam, gerçek ve geniş bir din hürriyeti verilmedikçe- misyonerlere aşırı hürriyet tanınması son derece yanlıştır.

Önce kendi halkına din, inanç, inandığı gibi yaşamak, devlet dışında dinî eğitim vermek, teşkilatlanmak, dinî dernek kurmak, tasavvuf/tarikat faaliyetleri yapmak haklarını ve hürriyetlerini ver, ondan sonra konuş.

Müslümanların elleri kolları bağlı, misyonerler dolu dizgin at koşturuyor.

Müslümanlar bir yerde toplanıp serbestçe zikrullah yapamıyor, misyonerlere ise karışan görüşen yok.

Müslümanların kendi dinlerini yaymak için "İslâm İrşad, Tebliğ ve Davet teşkilatı" kurmaları yasak; Misyonerler ülke sathında sere serpe cirit atıyor... Böyle adaletsizlik, böyle eşitsizlik, böyle zulüm, böyle haksızlık, böyle tek taraflılık olur mu?

Bir de Alevi kardeşlerimize geniş bir din ve inanç hürriyeti verilmesi meselesi var. Bu konu çok netameli, çok mayınlı olduğu için fazla konuşmayacağım. Ülkemizdeki Alevîlerin baskı altında olduğu, onlara yeterli miktarda din ve inanç hürriyeti sağlanmadığı iddia ediliyor. Bu iddia doğrudur, haklıdır. Lakin, bu hürriyetsizlik sadece Alevîler için değildir. Çoğunluktaki Sünnîlerin de din, inanç, vicdan hürriyetleri son derece kısıtlıdır. Bir meseleyi ele alırken bütünüyle ele almak gerekir.

Son on gün içinde İstanbul civarındaki bir camide yatsı namazından sonra dinî sohbet dinleyen 100 kadar vatandaş kolluk kuvvetleri tarafından yakalanmış, arabalara doldurularak merkeze götürülmüş ve sabaha kadar sorgulanmıştır. Hattâ, tuvalete gitmek isteyenler silahlı kolluk mensupları tarafından getirilip götürülmüştür.

Camiden adam toplamak, sabaha kadar sorgulamak... Bu bir insan hakları ihlali değil midir? Kimlere karşı yapılıyor? Çoğunluktaki Sünnî Müslümanlara karşı...

O halde, ülkemizdeki din ve inanç hürriyeti bir bütün olarak ele alınacak ve hem Sünnîleri, hem Alevîleri memnun edecek sonuçlara genişliklere gidilecektir. Ancak bundan sonra misyonerlere de hürriyet sağlanabilir.

Bazı Sünnî politikacılar Alevîlerin bir tür tekke veya dergah olan cemevleri açmalarına sıcak bakıyor. Peki, Alevîlere bu hürriyet verilirken Sünnî Müslümanlara tekke, dergâh, zaviye açmak izni verilmeyecek midir? Verilmezse, bu bir zulüm olmaz mı? Bir eşitsizlik olmaz mı?

Alevîye hürriyet veriyorsun, Sünnîye de vereceksin.

Siyasî iktidar her meseleye oy devşirme açısından bakıyor, Alevîlerin oylarını almak için neler yapmalı? Kürtlerin oylarını almak için neler yapmalı?..

Sünnîlerin oyları ne olacak? Onlar zaten çantada keklik... Ya öyle mi?

Sünnî Müslümanların istedikleri bazı haklar ve hürriyetler nelerdir?

- Devletten bağımsız (en azından üniversiteler gibi özerk) dinî cemaat teşkilatı.

- Bu teşkilatın başına, cemaat temsilcileri tarafından seçimle getirilen bağımsız ve ehliyetli bir Şeyhülislam,

- Laik(ne kadar laikse) rejimin karışmayacağı dinî eğitim.

- Örtülü kız öğrencilerin üniversitelerde serbestçe ve korkusuzca okuma hakkı.

- Dindar kadınların başörtüsüyle memurluk, doktorluk, akademisyenlik, avukatlık yapma hakkı.

- Başta Mısır"daki Ezher üniversitesi olmak üzere İslâmî yüksek tahsil müesseselerinden alınan diplomaların devletimiz tarafından geçerli sayılması.

Sünnî Müslümanlara bu haklar ve hürriyetler verilmediği müddetçe sayıca azınlıktaki bazı gruplara geniş hürriyet verilmesi adalete ve eşitliğe aykırı olur.

İktidar daha fazla oy almak için satranç oynuyor ama bu kafa ve siyasetle satrancı kazanması mümkün değildir.

Türkiye"nin dinî yapısında ve din işlerinde şöyle bir tablo vardır:

Devlet, Diyanet"i sıkı bir şekilde kontrol ediyor, ona baskı yapıyor.

Devletin üzerinde Derin devlet heyulası vardır, o da devlete baskı yapıyor, Diyanet"e baskı yaptırıyor.

Cami hizmetleri yetersizdir. Çok iyi ve yüksek bir şekilde yetiştirilmiş ve çağın icaplarını bilen vasıflı din hizmetlileri yoktur. İstisnalar kuralı bozmaz. Bu yüzden Müslümanlar hem Din"in, hem de Çağ"ın gerisinde kalmışlardır.

Bütün demokrat ve medenî dünyada tasavvuf ve tarikat faaliyetleri serbest de Türkiye"de niçin değil?

Malum zihniyet hemen bağıracaktır: "Atatürk, İslâm tarikatlarını kapatmış, yasak kılmıştır, kesinlikle açılamazlar..."

Ya öyle mi?... Atatürk Mason localarını da kapatmıştı. Onun ölümünden sonra "Mason Localarının kapatılması devrim (veya inkılabı)" ayaklar altına alındı ve localara tekrar hürriyet verildi. Aynı şey niçin tarikatlar için yapılmayacakmış?..

Norveç"te yaşayan bir grup Müslüman bir Nakşî veya Kadirî tekkesi açmak isteseler, onlara bu hürriyet veriliyor mu? Elbette veriliyor. Çünkü, dernek kurma hakkı insanların evrensel hak ve hürriyetlerindendir. Gereken bilgileri resmî makamlara verir ve derneklerini veya tekkelerini açarlar. Âdil kanunlara göre suç sayılan bir şey yapmadıkları müddetçe onlara karışılmaz, Türkiye"de de böyle tam bir hürriyet olmalıdır.

Ezan-ı Muhammedi okunması bir ara yasaklanmıştı. "Tanrı uludur..." şeklinde bir tercüme okunuyordu. 1950"de Ezan üzerindeki yasak kaldırıldı. Birtakım inkılaplar bizzat Atatürkçüler tarafından kaldırılmış, ilga edilmiştir.

Mason localarının yeniden açılması...

Arapça gerçek Ezan yasağının kaldırılması...

Bütün erkeklerin şapka giymesi mecburî idi. Zamanımızda fötr veya melon şapka giyen kaldı mı? Demek ki, şapka inkılabı da artık geçerli değil, tarihe karışmış.

Şapka giyilmesiyle ilgili kanuna göre herkesin başına şapka geçirmesi şarttır, mecburîdir. Zamanımızda en koyu Atatürkçüler bile bu konuda suç işliyor...

İleride tekrar yazmak üzere konuyu burada noktalıyorum. Sadece özet olarak üç cümle olarak iri harflerle yazacağım:

Madde 1: Çoğunluğu teşkil eden Müslüman halka tam ve geniş bir din, inanç, inandığı gibi yaşamak, dinî teşkilat kurmak hürriyeti vermeden misyonerlere geniş ve engin bir hürriyet sağlamak, yeni kiliseler inşa etmek, eskileri restore ettirmek haksızlıktır, zulümdür, eşitlik prensibine ve millî menfaatlerimize aykırıdır.

Madde 2: Alevî vatandaşlarımıza Alevî tekkesi açmak hürriyeti verilirse, Sünnî Müslümanlara da tasavvuf tarikatı açma hakkı verilmesi gerekir.

Madde 3: Başta İngiltere olmak üzere medenî Batı Avrupa ülkelerinde ne kadar din hürriyeti varsa, bizde de o kadar din hürriyeti olmalıdır.
Tag : , ,

Copyright © Murat PINAR - Modified By - Designed by