Popular Post

Archive for Şubat 2010

Gençlerin fikirlerini önemseyin

By : Murat PINAR

Gençler anlaşılmak istiyor. Özellikle ergenlik çağıyla birlikte fikirlerinin önemsenmesini ve artık bir fert olduğunun kabul edilmesini istiyor. Bu dönemde aileyle yaşanan sıkıntılar aşılamazsa bu durum krizlere sebep oluyor. Ailelere ve gençlere düşen önemli görevler var...

Ergenlik dönemi, ergenin "bana göre...", "benim fikrime göre..." diye başlayan cümleleri artık çok yoğun kullandığı bir dönemdir. Bu dönemde fikirlerini ifade eden ergen, bu fikirlerinin muhatapları tarafından kabul görmesini bekler. Ona göre son derece doğru olan hatta mükemmel olan fikirlerinin ailesi tarafından önemsenmemesi ise ergeni deli eder. Anlaşılmadığı duygusunu oluşturur. Bu sebeple anlaşılmadığı ortamda bulunmak yerine odasında tek başına oturmayı veya arkadaşları ile vakit geçirmeyi tercih edebilir. Bu dönemde ergen için düşüncelerini açığa çıkartıyor olmak aynı zamanda "bu dünyada artık ben de varım" diye haykırışının yansımalarıdır. Bu sebeple düşüncelerini ifade ettiği girişimlerinin desteklenmesi ergen haykırışına karşı "Evet sen de bu dünya içinde tüm kimliğinle varsın ve biz bunu fark ediyoruz" mesajı gönderecektir. Bunun tam karşıtı yani ergenin düşüncelerinin eleştirilmesi ve sürekli doğru düşünmediğinin hissettirilmesi ise ergen için bir nevi dışarıya itilme sürecidir.

Yanlış davranışlara göz mü yumalım?

Kimi ergenler pasif tepkiler verir ve ailelerinin eleştiri ve nasihatlerini tepkisizce dinlerler. Ama bu ergenlerin de çoğu zaman duygusal anlamda ailelerinden uzaklaştıkları ve paylaşımlarını azalttıkları görülür. Peki gençlerin yanlışlarına göz mü yumulmalı? Tabii ki hayır! Sadece çocuğumuza yaklaşırken biraz taktiksel yaklaşmamız gerekir. Yoksa ergen-ebeveyn çatışması başlar ve ergen sizi dinleyebileceği konularda bile sizinle inatlaşmaya başlar. Bir diğer tehlike de şudur ki; artık sizinle yaşamını paylaşmaz ve siz çocuğunuzun neler yaptığından haberdar olamazsınız.

*DANIŞMAN PSİKOLOG

Aile neler yapmalı?

Evvela çocuğunuza değerli olduğunu hissettirme adına konuşmalarında onu sonuna kadar dinlemelisiniz. Çocuğunuzun fikirlerine katılmıyor olsanız bile hemen karşıt görüşünüzü ifade etmemeli, "evet seni anlıyor ve saygı duyuyorum, haklı olabilirsin fakat ben şu şekilde düşünüyorum" diye yaklaşmalısınız. Ayrıca kendi düşüncenizin doğruluğunı kabul ettirmek için çocuğunuz ile çatışmamalısınız. Esprilerine tatlı tepkiler vermelisiniz. Kimi zaman davranış ve fikirlerini onore etmeli, bu konuda mükemmeliyetçi olmamalısınız. Biz senin geçtiğin bu yollardan çoktan döndük", "biz de ergen olduk ama sen bu işi abartıyorsun" gibi "seni kesinlikle anlamıyorum" mesajını veren cümleler kullanmamalısınız.

Ergene zaman zaman bazı konularla ilgili olarak danışılmalı, fikirlerine başvurularak ergen çocuğunuzu taltif etmelisiniz.

Gençlere de görevler düşüyor

Gençler, bir kişiliğinin olduğunun çevre ve özellikle de ailesi tarafından fark edilmesini ister. Sanki doğru karar veremezmiş gibi sürekli olarak yönlendirilmekten rahatsız olurlar. Ve bazen "bu evde benim bir yerim yok" gibi uç düşünceler içine girebilirler. Gençlere de bu noktada görevler düşer. Gençler de bazı taktikler geliştirebilir.

Onların seni anlamalarını beklediğin oranda sen de onları anlamaya çalışmalı, çok tepkisel davranarak sürekli haksız konuma düşmemelisin. Senin anlaşılma ihtiyacın olduğu kadar emin ol ailenin de anlaşılma ve senin tarafından fikirlerinin önemsenme ihtiyacı var.
Yasemin Yalçın Aktosun

okunası..

By : Murat PINAR
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * * *
* * * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu öğrendim
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu. ..
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini. ..
Sonra da ekmeği hakça bölüşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana....
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine inandım.
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Acının,
Hayata lezzet
kattığını öğrendim.


MEVLANA

Geri döndüren gördün mü geçmişi
Boşa soldurdun o nazlı gençliği
Bir avuç Toprak için yor kendini
Dünyada ölümden başkası yalan
Yalan başkası yalan
_________________________________

Biz ki acılarla olgunlaştık
Biliriz kederi, kahrı ve zulmü
Aşkı ve hicranı da biliriz
Nice onmaz denilen yarayı
Acılarla sarmadık mı

AHMET TELLİ

İnce uzun bir hayvan
Çarpıyor
Çarpıyor
Çarpıyordu kendini taşlara.
Canı mı sıkılıyor
Can mı çekişiyordu yoksa?
Yok efendim dedi yanımdaki adam
Gömlek değiştiriyor yılan
Bu hallerden anlarız dedi az çok
Biz de sınıf değişmiştik bi zaman

Can Yücel


Bütün anneler, annelerin en güzeli,
Sen, en güzellerin güzeli.
Onüçünde evlendin,
Onbeşinde beni doğurdun,
Yirmialtı yaşındaydın,
Yaşamadan öldün.
Sevgi taşan bu yüreği sana borçluyum.
Bir resmin bile yok bende,
Fotoğraf çektirmek günahtı.
Ne sinema seyrettin, ne tiyatro.
Elektrik, havagazı, su, soba,
Ve karyola bile yoktu evinde.
Denize giremedin,
Okuma yazma bilmedin.
Güzel gözlerin,
Kara peçenin arkasından baktı dünyaya.
Yirmialtı yaşındayken
Yaşamadan öldün...
Anneler artık yaşamadan ölmeyecek...
Böyle gelmiş,
Ama böyle gitmeyecek!

AZİZ NESİN

Benim hiç sevgilim olmadı anne,
Ne bir yuva kurdum,
Ne bir gün şansım güldü
Öpemeden bir bebeğin gıdısını,
Tükendi gitti çağım
Kimi yürekten sevdiysem,
Yüreğini başkasına böldü
Bir muhabbet kuşum vardı,
O da yalnızlıktan öldü

Yusuf Hayaloğlu

Kim istemez mutlu olmayı
Ama mutsuzluğa da var mısın?

CEMAL SÜREYA

Vatanı sevmek onun taşını, toprağını sevmekle değil;
halkının ürettiği ekmeğin kokusunu sevmekle, onu eşit bir şekilde paylaşmakla olur...
------------------------------

Bir kölenin de en az bir sultanınki kadar duyguları vardı
ama dile getirmesi yasaktı.
----------------------------

Elimde olsa dünyayı küçümserdim;
İyisine de kötüsüne de yuh çekerdim;
Daha doğrusu bu aşağılık yere
Ne gelirdim, ne yaşardım, ne ölürdüm.

Şu testi de benim gibi biriydi;
O da bir güzele vurgun, dertliydi.
Kim bilir, belki boynundaki kulp da
Bir sevgilinin bem beyaz eliydi.

Hayyam bilgelik çadırını dokudu;
sonra dert potasında yandı kül oldu.
bir pula satıldı kader çarşısında,
ölüm celladı geldi boynunu vurdu..

Şarap mimarıdır yıkık gönüllerin
Süzülmüştür canı o güzel üzümlerin
Kim demiştir şer diye bu hayırlı suya
Siz o şerden bana birkaç kadeh daha verin.


ÖMER HAYYAM

Hepimiz Adem'in çocuklarıyız,
Adem ise topraktandır.
Arabın Arap olmayana,
Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlügü olmadıgı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın
da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlügü yoktur.

Tag : ,

Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..

By : Murat PINAR
BİR MÜDDET ZEYTİN YİYECEĞİZ, SONRA..

Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti:
"Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
"Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu." dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine.
"Ya, öyle mi...?"diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne damladı.

Kendisini toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....".
Titrek bir sesle "Öyleyse Selim Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim. " Dedi ve telefona yöneldi..
Sonra "Kim diyelim efendim?" diye sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine sekreter dahili telefonu çevirdi.

Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."dedi.
Beraber merdivenden çıktılar.
İnce bir zevkle döşenmiş geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular, sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
O da içeri girdi.

Kendisini ayakta bekleyen vakur ve mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini uzatarak,
"Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi, genç iş adamı.

Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim." dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü:
"Fakat en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda bahtiyarım."

Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden fırladı, kulaklarına inanamıyordu.
Kelimelerinin her biri birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine:
"Mehmet Baydemir demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?"
Profesör, delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla "Evet" dedi.
Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.

Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir dost gibi sıktı ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak
"Bizdeki emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı iyiden iyiye arttı.
"Emanet mi?" dedi.

Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı, odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir şeyler fısıldadı.
Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya yöneldi.

O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete başladı.
Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık, yerini birbirlerine hasret kırk yıllık ahbapların yeniden buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden bahsetti.

Sonra Nazif Bey'in duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi.
"Bana yalnızca maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen yanımda hazır oldu.
'Sana bunun için burs vermedim.' diyerek bana istikamet verdi.
Ona her namazımda dua ediyorum." dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına mıhladı.

Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."

Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi; fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı.
İkinci cümle de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."

İyice meraklanmıştı.
Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına gidip tabloyu iyice inceleyecekti; fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle yalnızca sohbet arasında göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde kalıyordu.

Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
Artık aklı hep tablodaydı.

Sonunda dayanamayıp,
"Selim Bey merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." dedi.

Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin bir nefes alarak
"Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
Oldukça iyi bir hayatımız vardı.
Sonra ne olduysa her şeyimizi kaybettik.
O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti.
Yemekleri artık annem yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum.
Bu soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden hiç gitmiyor.

Annemin ağlayışına mukabil babam:
'Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra...'
dedi ve durdu, güçlü bakışlarını üzerimizde gezdirdi,
'Alışacağız.'dedi.
Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı.

Birkaç gün sonra haciz memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar.
Kenar bir mahallede küçük, eski bir eve taşındık.
Doğru dürüst bir eşyamız da kalmamıştı.
Annem bezgin bir sesle:
'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl yaşayacağız.' diye haykırdı.
Bunun üzerine babam:
'Bir müddet sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna yazılmıştım.
Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam elimden tuttu,
'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.' dedi.
Yürümeye başladık.
Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı hatırlıyorum.
Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı.
Geride kaldığımı fark etmemişti.
Biraz sonra fark edince bana döndü.
İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim.
Bir an bana ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde:
'Bir müddet yürüyeceğiz, sonra alışacağız.' dedi.

Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak dönüyordu.
Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen saatlerce orada kalıyordu.
Çoğu zaman buradan gözyaşları içerisinde çıktığını görüyordum.
Bir gün, merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim.
Yerde bir seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı:
'Allah borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'

Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık.
Bu hal birkaç yıl sürdü.

Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı.
Her birimize bir paket getirmişti.
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve geliyordu.
Bizi bir araya topladı.
'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi, kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
Sözlerini kesmek zorunda kaldı.
Her birimize hediyelerimizi teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan öptü, kendisi
de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı.
O sırada da ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı.
Arkasından hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.

Babam nihayet kendisini topladı ve
'Bir zaman önce, büyük bir borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını vermeden ayağıma bir çorap almak bile bana haram olsun.' demiştim.
Bugün ise, Allah'ın yardımıyla, borcumu bitirdim.
Artık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni çoraplarını giydi.

Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım.
Bu çoraplar her gün bana:
'Paralarını ödeyinceye kadar bütün kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor."

Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey.
Ben olsaydım öyle müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta, herhalde çıldırırdım."
Selim Beye döndü ve
"Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile:
"Bir müddet zeytin yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.

O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir kutuyla içeriye girdi.
Kutuyu Selim Bey'in masasına bırakıp çıktı.
Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı.
İçinden kadife bir kese çıktı.
Keseyi açıp içini kutuya boşalttığında merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı:

"Sevgili Mehmet Bey oğlum,
Bazen istediğimizi yaparız, çoğu zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını bulamadım.
Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;
lâkin bu sefer de size ulaşamadım.
Dolayısıyla size borçlandım ve borçlu kaldım.
Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş olacağım.

Sevgilerimle, Nazif Cebeci."

Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.

Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı.
Onun da yanaklarından yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle bakıyor gibiydi....
Tag : ,

Çocukları, kaçırılmaya karşı nasıl uyaracağız?

By : Murat PINAR

Uzman psikolog Ahmet Kurt, çocuklara kaçırılmaya karşı anlaşılır, net, kısa ve emir kipi cümlelerle sürekli telkinde bulunulması gerektiğini kaydetti. Kurt, son günlerde kaçırılan çocukların sayısında bir artış meydana geldiğini belirterek, bunun endişe verici olduğunu belirtti.

Yaptığı gözleme göre, sosyal yönü güçlü, çok rahat iletişim kurabilen, insanlarla kısa sürede arkadaş olmayı beceren çocukların daha çok kaçırıldığını tespit ettiğini dile getiren Kurt, bunun nedenini ise şöyle açıkladı: "Sosyal yönü güçlü çocuk çok rahat bir şekilde tanıdığı ya da tanımadığı kişilerle sokak, okul, park gibi yerlerde çekinmeden rahatlıkla iletişim kurabiliyor, konuşabiliyor. Dışarıdan gören insanlar çocuğu bir yakınıyla konuşuyor gibi algılıyor, şüphelenmiyor."

Çocuk istismarcılarının gözüne kestirdikleri çocukları belli bir süre izledikten sonra yanına gidip laf atarak yaklaştığını ifade eden Kurt, rahat bir şekilde, çekinmeden karşılık veren çocuğu kaçırma planının devreye konulduğunu belirterek yabancıyla konuşurken tedirgin olan, ağlayan, bağıran, mızmızlanan çocuğun ise genelde tercih edilmediğinin altını çizdi.

ÇOCUKLARı YABANCILARA KARŞI ikaz edin

Ailenin sürekli okulda, sokakta çocuğunu takip etmesi mümkün değildir. Bunun yerine çocukların niçin kaçırıldığı, onun anlayabileceği bir dille anlatılmalı.

Evden çıkarken, okula giderken sık sık 'Yabancılarla konuşma, tanımadığın biri sana yaklaşmaya çalışıyorsa oradan hemen uzaklaş', 'Tanımadığın hiç kimsenin bir yere gitme teklifini kabul etme', 'Biri sana ısrarla yaklaşmaya, konuşmaya çalışıyorsa 'imdat' diye bağır', 'Kimseden bir şey alıp yeme', 'Kimsenin olmadığı yerlerde dolaşma' gibi telkinlerde bulunmakta büyük fayda var.

Ayakkabının topuğu 3 cm'yi geçmemeli

By : Murat PINAR
Ayakkabı tercihi ayak sağlığı için çok önemli. Vücudumuzun yerle temas eden son noktası, bütün ağırlığımızı taşıyan ayak için rahat ve güvenli ayakkabı seçimi gerekir.

Numarasından topuğuna, burun darlığından genişliğine kadar ayakkabı alırken her ayrıntıya dikkat etmek gerekir.

Sağlık açısından ayakkabı seçiminde en dikkat edilmesi gereken nokta ayakkabının numarasıdır. Kesinlikle küçük ayakkabı giyilmemelidir. Dar ayakkabı illa ayakta bir soruna sebep olur. Tamamen topuksuz ayakkabı da önerilmez.

Kadınlarda önerdiğimiz ayakkabı, yaklaşık 3 cm yüksekliğinde rahat topuklu ayakkabılardır. Sivri burunlu ayakkabılar, kadınlar tarafından çok tercih ediliyor; ama ayak sağlığı için bunu önermiyoruz. Tarak kemiği ve ayak başparmağı için deformasyon oluşturma ihtimaline karşı geniş burunlu, ayağı rahat ettiren ayakkabıları tercih etmek gerekir. Bayanlar için ayakkabıda aradığımız kriterler, yaklaşık 3 cm topuklu olması, burun kısmının yani tarak kemiklerinin oturduğu bölümün geniş olması ve ayak için numarasının tam, hatta belki yarım numara büyük olmasıdır. Bayanlar hep ayaklarını küçük göstermek isterler, 37 giyen bile 36 numara ayakkabı alır; ama ayak sağlığı açısından bu çok uygun değildir.

Dar ayakkabı giymek; ayak baş parmağında kemik deformasyonu, nasır, mantar gibi sorunlara yol açabilir. Özellikle şeker hastalarında çok ciddi problemler oluşturabilir. Çünkü şeker hastalarında ayakla ilgili ekstra problemler vardır. Şeker hastaları genel vücut bölümlerinde ağrıyı daha az hissederler. Bu yüzden ayakkabının ayağı rahatsız ettiğini daha geç anlarlar. Ayakta yara açılabilir, kangren olabilir, yaralar da geç iyileştiği için bu vakalarda yanlış ayakkabı seçimine bağlı olarak büyük problemler yaşanabilir. Bu tür rahatsızlıkları önlemek için şeker hastaları kendileri için özel üretilmiş yumuşak derili, içi özel kaplamalı ayakkabıları tercih etmelidir.

Çocukların ayakkabıları da bir numara büyük olmalı. Ayağı küçültemezsiniz. Yanlış ayakkabı seçimi ile sadece ayağın yapısını bozarsınız. Düz tabanlı çocuklarda bile ayakkabı ile ayağın yapısını değiştiremezsiniz. Ayak, tüm vücut ağırlığını üzerinde taşır. Vücudun hassas bir noktasında bizim yerle temasımızı sağlayan son eklemimizde bu tür daraltma girişimleri muhakkak sorun çıkartır.

Oturarak çalışanlarda, uzun yolculuklarda ayakların şişmesi söz konusudur. Bu gibi durumlar, da ayakkabıların birkaç saat arayla çıkarılıp ayağın dinlendirilmesi gerekir. Akşam eve gidildiğinde de kan dolaşımının normal seviyeye dönmesini sağlamak için sırt üstü yatıp, ayağın kalp seviyesinin üstünde bir süre yüksekte dinlendirilmesi iyi olur.
DOÇ. DR. YAKUP YILDIRIM

Ümit kırıcı düşünceler, üniversite hayalinizi engellemesin

By : Murat PINAR
YGS ve LYS'ye hazırlık sürecinde birçok öğrenci bazı "yanlış düşünce kalıplarının" etkisiyle bu sınavlara yeterince hazırlanamamaktadır. "Bulaşıcı" bir özelliği olan bu yanlış düşünce kalıpları, özellikle üniversiteye hazırlık konusunda bilinçsiz olan öğrenciler arasında yaygınlık göstermekte ve bu öğrencilerin gerçek performanslarını ortaya koymasını engellemektedir.

Bu öğrenciler için adeta bir "pranga" olan bu düşünce tarzlarının bertaraf edilmesi için ebeveynlere ve öğretmenlere önemli görevler düşmektedir. Bu yanlış düşünce kalıplarını şöyle sıralayabiliriz:

Sınava girmeme daha çok var, sonra çalışırım: Özellikle 9, 10 ve 11. sınıflarda gözlenen bu düşünce tarzının etkisiyle birçok öğrenci sınava hazırlanmayı sürekli erteler. Günler, haftalar, aylar, hatta yıllar birbirini takip eder. Bu ertelemelerin neticesinde çalışılması gereken konular yığılır ve zamanla altından kalkılamayacak bir hal alır. Bu öğrenciler 12. sınıfa geçtiklerinde yaptıkları hatanın farkına varır, fakat geride bıraktıkları tablo çoğu kez ümitlerinin kırılmasına sebep olur.

Sınava çok az bir zaman kaldı, konuları yetiştirmem mümkün değil: 12. sınıfa kadar "henüz erken" diyerek çalışmayı ihmal eden öğrenciler, YGS ve LYS ile karşılaşınca adeta boşluğa düşerler. Bir taraftan biriken konuları bitirmenin telaşı, diğer taraftan sınavı kazanamama ve çevresine karşı mahcup olma endişesi bu öğrencileri ciddi bir girdaba sürükler. Hâlbuki sistematik ve emin adımlarla çalıştıktan sonra "bir yıl" asla küçümsenecek bir zaman dilimi değildir. Önemli olan, küçük adımlarla da olsa çalışmaya başlamaktır.

Çalışsam da yine kazanamam: Bu düşünce tarzı, özellikle sayısal derslerde başarılı olamayan öğrencilerde gözlenen tipik bir "öğrenilmiş çaresizlik" örneğidir. Bu öğrenciler sayısal derslerdeki başarısızlıklarını bütün derslere genelleyerek "çalışsam da yine kazanamam" düşüncesine kapılır. Oysa bu süreçte "havlu atıp" sınavdan kopmak yerine değişik alternatiflere yönelmek daha mantıklı bir tercih olacaktır. Sözgelimi sayısal derslerin etkisinin daha az olduğu bir alandan sınava hazırlanabilir. Ya da sayısal derslerdeki konuların tümüne çalışmaktansa seçici olmak ve çalışırken "sonuç alabileceği" konulara yüklenmek daha yararlı olacaktır.

Kazanamayan sadece ben değilim ki!:

Bu düşünce daha çok liseden mezun olan ve üniversite sınavını kazanamayan öğrencilerde görülür. Yaşadıkları bu başarısızlık adeta onların iç dünyasında fırtına koparır. Öğrenciler, bazen bu fırtınayı "umursamazlık maskesi" ile dindirmeye çalışırken bazen de "sınavı kazanamayan sadece ben değilim ki; kazanamayan birçok arkadaşım var" diyerek rahatlamaya çalışır. İşte öğrencilerin kazanamamayı doğal karşılayıp değişik mazeretlerin arkasına sığınması, kendilerine olan güvenlerini sarsacağı gibi çalışma iştiyaklarını da yok edebilir. Oysa bu süreçte yapılması gereken ciddi bir özeleştiri ve bir sonraki yıl için üniversite sınavına dört elle sarılmaktır.
Akın YILDIRIM: Özel Balıkesir Fırat Lisesi Rehber Öğretmeni

Samsung - MyFit YP-W1

By : Murat PINAR
Daha önce Haberini yaptığımız şeffaf AMOLED ekranlı IceTouch modeliyle eş zamanlı olarak Samsung, yeni Mp3 çaları olan YP-W1 kod adlı MyFit isimli ürününü duyurdu. 16 GB ve 8 GB seçenekli depolama alanına sahip olan MyFit, Mp3 çalar piyasasında bir ilke imza atarak bulundurduğu sensörler sayesinde yağ ve stres seviyesini ölçebiliyor. Ayrıca ivme ölçeri sayesinde harekete dayalı günlük aktivitelerinizi takip edip bu sayede yaktığınız kalorileri hesaplayabiliyor. Ayrıca uygulamaları ile vücuda düzenli bir şekilde su alınmasına ve sigara tiryakilerinin sigarayı bırakmasına yardımcı olabiliyor. Vaad ettiği bu özellikleriyle sağlığına dikkat eden birçok kişiyi cezbedecek olan MyFit, elbette bir Mp3 çalar özelliklerini de yerine getiriyor. MP3, WMA, OGG, AAC gibi birçok müzik formatını ve MPEG4, WMV gibi video formatlarını oynatabiliyor. Medya kabiliyetleri yanında sese çevreleme hissi, temizlik katma iddiasındaki Samsung'un ses geliştirme teknolojisi DNSe 3.0'a ve FM radyoya da sahip olan bu yenilikçi ürünün yüksek çözünürlüklü resimlerine buradan ulaşabilirsiniz. MyFit'in 2010 yılının ilk yarısı içinde piyasaya sunulması bekleniyor.
Tag : ,

Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya

By : Murat PINAR


Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,


ikincisinde daha çok hata yapardım.


Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.


Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar.


Çok az şeyi ciddiyetle yapardım.


Temizlik sorun bile olmazdı asla.


Daha çok riske girerdim,


seyahat ederdim daha fazla.


Daha çok güneş doğuşu izler,


daha çok dağa tırmanır,


daha çok nehirde yüzerdim.


Görmediğim bir çok yere giderdim.


Dondurma yerdim doyasıya,


Daha az bezelye.


Gerçek sorunlarım olurdu


hayali olanların yerine.


Yaşamın her anını gerçek ve


verimli kılan insanlardan olurdum.


Farkında mısınız bilmem, yaşam budur zaten.


Anlar, sadece anlar, siz de "an"ı yaşayın.


Hiçbir yere, yanına; termometre, su, şemsiye ve


paraşüt almadan gitmeyen insanlardanım ben.


Yeniden başlayabilseydim,


ilkbaharda, papuçlarımı atardım.


Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayakla.


Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,


çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer


Ama işte, 85'imdeyim ve biliyorum


Ölüyorum

Jorge Luis Borges
Tag : ,

Prof. Dr. Oktay SİNANOĞLU ile Bir Söyleşi

By : Murat PINAR
Çok genç yasta profesörlüge ulastiniz. Bütün bunlar nasil oldu? Bizim bütün sülalemiz millet için hiçbir menfaat düsünmeden çalismistir. Biz de yaratilis olarak böyleyiz. Onlar hep içtimai konularla yazdilar, çizdiler. Biz de çocukken edebiyata merakliydik, hatta 15-16 yasina kadar yazardim. Sonra baktim, babam dahil ailede bir sürü yazar-çizer var. Rahmetli annem Rüveyde Sinanoglu da kalemi çok kuvvetli bir gazeteciydi. Ben onunla nasil rekabet edebilirim diye düsünmeye basladim. 6 yasindan beri fen, fizik, kimya meraki vardi. Iyisi mi bilimi seçeyim dedim. O zaman "bu islerde aç kalirsin" dediler ama benim para kazanma merakim yoktu. Eger sen hak için halk için çalisirsan Allah rizkini veriyor. Biz aç kalacagiz diye bu islere girdik, bir- kaç sene sonra bütün dünyadan birseyler yagmaya basladi. Bir is yapabilmek, yaratabilmek, insanliga millete faydali olabilmek için kendini unutacaksin.

Bir Türk 26 yasinda nasil profesör oldu? Biz nelerle ugrastik oralarda, adeta yedi düvelle. Profesör olmak için merak ettigimiz konularda yeni kuramlar, teoriler falan çikardik. Biz, dünyanin bilim adamlarinin "50 senede çözülemez" dedikleri isleri pat diye, Allah nasip etti, çözdük. Ondan sonra dünyada kiyamet koptu. Dünyanin her tarafindan bizi profesör yapmak istediler. Birçok üniversite beni çagirip konusmalar yaptirmaya basladi. Yasim 24, 25. Yale'de de yardimci profesör olarak baslamistim. "Yahu bu adam parladi, bizden kaparlar. Biz bunu profesör yapalim" demisler. Normal isleyise göre 40 yasindan önce olunamiyor. Her taraftan çullanilinca bizi kaçirmamak için bütün ara basamaklari atlatarak profesör yaptilar.

O günler, hayatinizin en hareketli günleri... Kendi kendime dedim ki, "bunlara ne oluyor. Ben bu kurami 1 yil önce buldum ve bularak mükafatimi zaten aldim. Gecenin üçlerinde bir çözüm çikiyor ben havalara uçuyorum. Tasavvuf gibi birsey, âlemlere daliyorsun neler görüyorsun, neler. Gece üçte çikiyorum okuldan, kar yagiyor, hava buz gibi. Yarim saatlik yere kosarak gidiyorum, kafa ne biçim açiliyor. Simsekler çakiyor kafamda. Çünkü, kafa matematiksel olarak çalismaya basladi mi, her konuda çalisir. Kosarken bir yandan da marslar söylüyorum.

Hangi mars? Dumlupinar'i söylüyorum.

Bu arayis nasil basladi, ne kadar sürdü? Ömür boyu. Zannedilir ki ben hep burnunu kitaplara gömmüs bir adam olarak bilinirim. Biz 17 yasinda nasil oralara gittik! Simdikiler gibi kapagi oralara atalim düsüncesi yok. O siralarda Ankara bir nevi isgal edilmis durumda, Amerikan askerleri falan var. Daha ilkokulda, "Türkiye 2. Dünya Savasi'na girmedi. Nasil oluyor da isgal ediliyor. Kurtulus Savasi'ni niye yaptik?" diyorum. Amerikan askerlerinin yaptigi rezillikleri görüp, sinir oluyordum. Amerika'ya gönderme niyetlerinin bizi devsirme yapmak oldugunu bildigim için karsi çikiyordum. Bir yakinim, "Senin bir anan var. Ona birsey olursa okuyamazsin" deyince gitmeye karar verdim. Giderken Türk bayragi önünde "Gidecegim. Allah kismet ederse orada söz sahibi olacagim. Ondan sonra gelip onlarla daha kuvvetli mücadele edecegim" diye yemin ettim ve yeminimi hiç unutmadim.

Yani Sinanoglu hep, kendisini 26 yasinda profesör yapan sistemle hesaplasma içindeydi... Beni onlar profesör yapmasaydi, Avrupalilar da Ruslar da profesör yapardi. Niye kendimi borçlu hissedeyim! Zaten ben egitimimin yarisini tamamen Türkçe dille, Türkiye'de liseyi bitirinceye kadar aldim. Bu egitimle Amerika'ya gidip üç sene birden atladim. Yani beni yetistiren Türkiye'dir.

1962'den beri Türkiye'ye gelip gitmeye basladiniz. "Harika Türk" diye iltifat gördünüz ama elinizi de hiçbir ise sürdürmediler... Her gittigimiz yerde medar-i iftiharimiz derler, ama bize hiçbir is yaptirmazlar. Bu ülkede bilimsel arastirma yapmamiza dahi mani olmuslardir. Dünyanin her tarafina profesör yetistirdik, Türkiye'de bunu yapalim dedik, yaptirmadilar. Kazayla bir mevkide olan samimi biri çikar "aman söyle yapalim, böyle yapalim" der. Iki üç hafta sonra bize merhaba bile demez. Çünkü, bir yerden telefon gelir. 40 senedir bunlari yasiyoruz. Bir keresinde cuntaci komutanlara dedim ki: "Beni kapidan atsaniz bacadan girerim. Benim dedelerim Karacabeyler 2. Murad'dan beri var ve mezarlari Ankara Kalesi'nin dibindedir. Siz nereden geldiniz?" Neticede elimi hiçbir ise sürdürmediler. Bir pozitif bilimci olmaniza ragmen... Müsbet bilimci... Evet, müsbet bilimci olmaniza ragmen farkli bir formülünüz var. "Bilim + gönül" diyorsunuz.

Ne demek bu? Bizim eski alimlerimizde söyle bir anlayis vardir: Bir alimin alim olabilmesi için hem maddi hem de manevi ilimlerde bilgi sahibi olmasi lazimdir. Biz bunu sonradan kesfettik ve akil ve bilimle, gönülle maneviyati birlestirmenin geregini anlattik. Bati herseyi akla dayamistir halbuki akil bir uzuvdur. Dogu'da aklin üstünde bir sey vardir o da gönüldür. Akli, gönlün yönetmesi gerekir. Bilgisayar yazilimi gibi. Toplumun da gönlü vardir ve bu da harstir, kültürdür. "Türk Aynstayni" benzetmesi nereden çikti? Sahsen kimseye benzemek istemem, ben benim. Kitabin adini öyle koymuslar. Onun için yani, estagfurullah... Einstein'a yetisemedim ama onun gibi ünlü birçok bilim adamini tanidim ve onlarla arkadas oldum. Özel hayatlarina girdim. Ben 26, 30 yasindayken benim mesleki akranlarim 60 yaslarindaydi ve hepsi de arkadaslarimdi. Bu arada Einstein'in bilinmeyen bir yönünü söyleyeyim. Einstein'in iki önemli kitabi vardir. Biri biliyorsunuz, Izafiyet Teorisi üzerine, digeri de Yahudi Tasavvufu üzerine. Çünkü, Einstein son derece dindar bir Yahudi'ydi.

Türk diline ve Türk kimligine çok önem veriyorsunuz. "Bilim dili Türkçe olmali" diye kampanya baslattiniz. Bu, neden gerekli? Biz her insanin haysiyetiyle serefiyle yasayabilme hakkina inaniyoruz. "Türk diyor baska bir sey bilmiyor" diye anlasilmasin. Bakanlarin hayat hikayelerine bakiyorsunuz. Filanca bakan... "Evlidir, iki çocuk babasi ve Ingilizce bilir." Peki baska ne bilir? Bu adam matematik bilir mi, devlet idaresi bilir mi, isiyle ilgili birsey bilir mi? Bütün sömürgelerde sömürgeci, kendi dilini dünya dili oluyor diye yutturmustur. Fransizlar da Cezayir'de bunu yapmistir. Oyun budur Türkiye'de. Akli basinda her ülkede egitim dili kendi resmi dilidir. O da çogunlugun dilidir. Bilim niye Ingilizce yapilmaz? Çünkü, bir insan biraz ögrenmekte oldugu bir dilde birsey ögrenmesi mümkün degildir. Size bilimi ögretecek de yarim buçuk bir yabanci dille fizigin temel kavramlarini anlatiyor. Yahu, bunu kendi dilinde anlatsa zor anlarsin zaten. Dünyada Ingilizce bitiyor, Amerika'da bile Ispanyolca almis yürümüs, Çince geliyor. Biz hâlâ Ingilizce derdindeyiz.

Sizin Türk ve Müslüman kimligi üzerine yaptiginiz tesbitler de ilginç... Türk olmak, Alman olmak ya da Rus olmak, irk meselesi degildir. Bir biyolojik gen, yani kalitim var. Bir de kültür genleri var. Bir millete mensup olmak demek kafa ve gönül meselesidir. Soyunu sopunu tartismak anlamsiz. Orta Asya'da bakiyorsunuz biyolojik olarak tip tam Türk ama agzini açiyor, Rusça konusuyor ve bundan da övünüyor, kendini Rus saniyor dangalak. Bunlara mankurt derler. Biz ise gönüllü mankurtluk yapiyoruz.

Bu tarifte Islami nereye oturtuyorsunuz? Din, kültürün en önemli unsurudur. Biz lisedeyken üçüncü mevkide Anadolu seyahatleri yapardim. Köylüler oturmus. Gider sorardim: "Türk ne demek?" Adam da derdi ki "Türk demek, Müslüman demek." Peki, Müslüman ne demek? "Türk demek." Dünyada birçok yerde de böyle biliniyor. Türkler bin sene Islami temsil etmis, koruyucusu olmustur. Bizim kimligimizdeki Türklük ile Müslümanligi ayirmak bir Amerikan oyunudur. Daha dogrusu, yeni dünya düzenci küresel kraliyetçi takimin ve oradaki buradaki gizli cemiyet uzantilarinin marifetiyle yapilmistir. Türkü Müslüman lafina, Müslümani Türk lafina düsman ettiler. Türkiye Cumhuriyeti içinde, kendisini nasil tanimliyorsa tanimlasin herkes Türk'tür.

Tarih tahteravalli gibidir... Simdi sira bize geliyor Siz, israrla geri kalmisligin bir kader olmadigi noktasindan hareket ediyorsunuz... Olur mu öyle sey. Bati bilimi bizden ögrendi. Böyle, sürekli geçmisle övünmek ne kadar anlamli? Övünmüyoruz, layik olmaya çalisiyoruz. Hedef budur. Tarih bir tahteravalli gibidir. Bunun matematiksel denklemlerini yazabilirim. Besyüz sene Bati tarafi yükselir, öbür tarafi asagi iner, besyüz sene de tersi olur. Simdi, sira bize gelmistir. Bati, Amerika'siyla Avrupa'siyla içinden çürüyor. Onun için sira bize geliyor kimse merak etmesin.

Kitabin sonunda "Türkiye'yi Kuvayi Milliye ruhu kurtaracaktir" diyorsunuz. Bu devirde nasil bir Kuvayi Milliye hareketi tasarlanabilir? "Milli" deyince hamaset, irkçilik falan yapmiyoruz. Herkese hitap ediyoruz ve simdi birlik ve beraberlik zamanidir. Yoksa gizli cemiyet üyeleri de dahil hepimiz hapi yutacagiz. Bu gizli cemiyetlerin isimleri nedir? Kim üstüne aliyorsa onlari kastediyorum. Bütün devlet kademelerinde, çesitli partilerin baslarinda, üniversitelerde, özel kuruluslarda, vakiflarda hatta bilmem ne derneginin basinda bu gizli cemiyet üyeleri vardir. Asil patronlari da disaridadir. Bunlarin niyeti dünya hakimiyeti kurmaktir. Bunlarin arkasinda gizli cemiyet önünde daha az gizli cemiyet, en önde de açik gibi görünen ama gayesi gizli cemiyetler vardir. Isleri böyle yürütürler. Oralara da vasifsiz ve serefsiz olduklari için birtakim adamlari koyarlar.

Onlar da Türkiye'yi teslim ederler. Bu ana yapiyla ugrasmadan Türkiye'de hiçbir sey hallolmaz. Ama, sunu da söylemek lazim ki, yeni dünya düzencilerin isi Amerika'da da Avrupa'da da bitiyor. Müjde! Sizin bir müjdeniz de "Türk dünyasinin 100 senelik plani." Bunu açar misiniz? Açar miyim yahu. Biz, kagit falan oynamiyoruz ama elimizi de göstermeyiz yani.

ABD'de yillarca yasadiniz ve hâlâ gidip geliyorsunuz. Neden Amerikan vatandasi olmadiniz? Niye olayim? Kimligimden niye vazgeçeyim? Bir tarihte Türkiye Disisleri Bakani Nev York'a gelmisti. Bana "Oktaycigim çifte vatandaslik çikardik. Sen de ABD vatandasi olsana" dedi, adamcagizi azarladim. Niye ABD vatandasi olayim, biz Porto Riko muyuz? Peki bu sözünü ettiginiz gizli cemiyetlerden hiç teklif almadiniz mi? Bakin size söyleyeyim: Bu cemiyetlere vasifsiz adamlari alirlar. Kendi fikri ve düsüncesi olan adamlara de teklif edemezler. Bana hiçbirinden hiçbir zaman teklif gelmedi çünkü 5 yasindan beri ne adam oldugumuzu biliyorlar.

Tag : ,

Kashna Felsefesi

By : Murat PINAR
Kashna Felsefesi

Yıldızlarla misket oynayan bir adam vardı, güneşi hep sağ cebinde taşırdı. Bir gün, herkes uyurken çığlık attı karanlığa. Güneş ürktü. Yere düştü sağ cepten. Herkes oraya geldi. Her gelene bir yıldız verdi adam. Yıldızı alanlar gece karanlığında dokundular güneşe, eli yanmıyordu kimsenin. Gözleri kamaşmıyordu. Güneşe dokunduğuna da şaşırmıyordu hiç kimse. Yıldızları dağıtırken güneşimsi bir parıldama oluyordu adamın gözlerinde. Sanki yüz binlerce yıldız vardı cebinde. Nasıl olduğunu anlayamamıştık o gün. Meğer adam her gece Kaf Dağı’nın Arkası’na gidip yıldız topluyormuş uçsuz gökten.


Bu Yazı Kaf Dağı’nın Arkasından Alınmıştır

Neler yapabileceğini bilmiyorsun, ne olduğunu hiç bilmiyorsun. Baksana ayakların yere basıyor, bunu nasıl başarıyorsun?

Bilsen, uykuların kaçar, başını hiç olmadığı kadar dik tutarsın. Para pul, şan şöhret… bir anda avucunun içindeki sıradan bir mikroba dönüşür. Zor dediklerinde gülüp geçersin, imkansız dediklerinde kahkaha atarsın rüzgara karşı.

Bir bilsen akşam yastığa koyduğun şeyin zavallı bir küreden ibaret olmadığını. Trilyon dolarlarla ölçülemeyecek bir hazineyi her gece öyle hunharca atabilir miydin yastığa yorgana?

Hiç şaşırmazdın Atatürk’lere, Lincoln’lere, Gandhi’lere… Vay be demezdin Picasso’lara, Da Vinci’lere, Dali’lere… Aklını almazdı Edison’lar, Newton’lar…


Bilmiyorsun Kendini Bilmiyorsun

Kashna bilmektir. Kendini tanımaktır. Bir mükemmellik tutkusudur. En iyiyi yakalama çabasıdır. Kashna, oksijene saygı duymaktır nefes alırken, zirveleri zorlamaktır. Değerini bilmektir ormanda duran bodur bir ağacın. Kashna kaygısızca koşmaktır en çetin yollarda… İmkansıza aşık olmaktır Kashna. Önyargılardan arınmaktır. Haddini bilmektir. Mazeret üretmeden yaşamaktır. Kashna, dik durmaktır en güç zamanlarda. Vazgeçmemektir, göğsünü germektir fırtınalara, geleceğe dokunmaktır kaygısızca, meydan okumaktır, en olmaktır, bağırmaktır avaz avaz, haykırmaktır karanlığa.

Kashna, abartısız yaşamaktır. Kibrit kutusuna dünyayı sığdırmaktır, gemilere rağmen başarmaktır Kashna.

Güneşe dokunmaktır, yıldız toplamaktır Kaf Dağı’nın Arkası’ndan…

Yıldızlarla misket oynayan bir adam vardı ya hani? Geçen karşılaştık, yine yıldızlar vardı avuçlarında, yine geceydi, yine yıldız dağıtıyordu adam ve güneş ağlıyordu ay gülerken...

Tag : ,

Copyright © Murat PINAR - Modified By - Designed by